Türkçe English

 

Marksizmin Güncelliği

 

KAPİTAL İLE MANİFESTO'NUN (YANİ MARKSİZM'İN) GÜNCELLİĞİ

TEMEL DEMİRER

"Beklenmedik olanı beklemedikçe,

onu bulamayacaksın."[1]

Kapital ile Manifesto'nun kaçıncı sene-i devriyesindeyiz?

Bunun bir önemi yok; çünkü kaleme alacaklarımız "bir sene-i devriye yazısı" değil...

Güncelliğini yitirmemiş dinamiklerin "sene-i devriye"si "soru(n)" olarak ele alınmaz; çünkü onlar yaşamakta ve savaşmaktadırlar...

Kapital ile Manifesto (ve de Marksizm'in) güncelliğinden söz ederken, bunun altını özenle ve özellikle çizmek gerekiyor...

Gerçekten de Karl Marx'ın Kapital'iyle Manifesto (ve Marksizm) dendiğinde Mary Wollstonecraft'un, "Yeteneklerin en fazla geliştiği zaman, insanın bütün bir dünyayı karşısına aldığı zamandır," sözünü anımsamamak mümkün değildir...

Marx'ın Kapital'iyle Manifesto (ve Marksizm), kapitalist dünya ile sınıflı sömürücü toplum tarihini topyekûn olarak karşısına alan bir isyanın kelamı (yöntemi) ve devrimci praksisidir...

"İsyanın kelâmı (yöntemi)" deyip geçmeyin sakın; devrimci teorisiz devrimci pratik olamayacağı hepimizin malûmuyken; Konfüçyüs'ün, "Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsın"; Walter Benjamin'in, "Yaratılış kelamda gerçekleşmiştir," uyarılarını da göz ardı etmeyelim...

Ya Marx'ın Kapital'i ile Manifesto (ve Marksizm'in) "işlevsizleştiği" yolundaki "hikmetler"e ne demeli mi? Gayet basit, "Büyük fikirlere şiddetli muhalefet daima orta zekâlardan gelmiştir," der A. Einstein...

Evet Güngör Uras'ın, "Günümüzde manifestonun ne olduğunu bilenlerin veya bilip de hatırlayanların sayısı azaldı. Bilenler, hatırlayanlar ve özellikle inananlar eylemden ümitlerini kesseler bile arada sırada toplanarak eski günleri anıyorlar.

‘Karl Marx öldü. Eski komünistler öldü ama, Karl Marx'ın fikirleri şöyle veya böyle yaşıyor. İşçilere, emekçilere, düşünürlere yol gösteriyor. Karl Marx'ı ve Manifesto'yu bilenlerin ve hatırlayanların sayısı giderek azalıyor ise de... Ne yapalım? Kalan sağlar bizimdir!' Ne demiş yazar: Old soldiers never die... They only fade away... (Eski askerler hiçbir zaman ölmez... Onlar sadece solar gider!..)"[2] dediği koşullarda Deniz Can Saner de ekliyor: "İnsanlığın en güzel hayalinin taşıyıcıları olan sosyalistlerin ağırlıkla ‘kimlik ideolojilerinden' kaynaklanan tartışma ve mücadeleler, bir ölçüde küresel kapitalizm, bir ölçüde de ABD emperyalizmine karşıtlık temelinde yükselen muhalefet hâli içinde, sosyalizm hayalini unuttuklarını söylemek haksızlık olmayacaktır...

Marksizm aşılamaz bir felsefe ya da metodoloji değildir. Ama onu aşmak için sahici, kapsamlı ve bilimsel bir çalışmayla, onunla hesaplaşarak ve yanlış olarak yorumlamak ya da onu -döneminin koşulları gereği- göremediği düzeylere çıkıp aşmak veya onun açtığı yoldan ilerlemek gerekir. Galiba postmodern dünyanın alternatif, muhalif ideolojileri de tıpkı kendisi gibi yüzeysel, keyfi, dağınık ve metafizik olmaktan kurtulamıyor."[3]

Dikkat edin, her iki ele alışta da, Marx'ın Kapital'iyle Manifestosu'na (ve de Marksizm'e) yönelik burjuva "eleştiri"/saldırganlığı karşısında ("boynu eğik") bir kabulleniş, bir eziklik sürüyor...

Bu süngüsü düşük tarz-ı siyaset, Avrupa-merkezli bir şaşkınlıkla malûldür. Bir örnek verirsek, Badiou'ya göre, "düşünceye ait zaman inşa etmeli." Çünkü "bugün isyan hızı değil, ahesteliği" gerektiriyor. Bu nedenle, "yavaş ve dolayısıyla asi bir düşünüş"e ihtiyacımız vardır.[4]

Postmodern "aheste isyan" lafolojisi, kimilerine cazip gelebilir. Çünkü vazgeçişlere, teslim oluşlara uygun bir kılıftır...

Oysa toplumsal isyanların yol açıcısı Marx'ın Kapital'iyle Manifestosu (ve Marksizm) hâlâ acil, güncel ve geçerlidir...

Çünkü...

KAPİTAL NE(Yİ) ANLATIR?

Marx'ın Kapital'iyle Manifestosu (ve Marksizm), bilimsel bir yöntemdir.

Örneğin Marx'ın Kapital'i, "Modern toplumun iktisadi hareket yasalarını ortaya koymak"tı.

Engels Kapital üzerine yazdığı bir değerlendirmede, "Sermaye ile emek arasındaki ilişki, mevcut tüm toplumsal sistemimizin üzerinde döndüğü bu eksen, ilk kez burada bilimsel olarak ele alınmaktadır," diyordu.[5]

Yani bu bağlamda "Marksist ekonomi, genel bir toplum ve tarih teorisinin bir parçası olarak anlaşılabilir"ken;[6] "Marx'ta billurlaşmış emek ve sömürü"[7] tüm netliğiyle bilgimize sunulur...

Marx burjuva toplumunu Kapital'in boyunduruğu altında bir insanlık olarak görür ve tanıtır. Metaların değeri değişim değerleri ile ölçülür, ama bu toplumda metaların değişim değerleri üretimleri için harcanan soyut insan emeği olarak görülmezler. Metalar piyasada belli bir parasal karşılıktan mübadele edilen varlıklar olarak algılanırlar. Metalar insanları yanıltmaktadırlar: kendilerini insan emeğinin nesneleşmiş hâlleri olarak değil, aksine kendilerini üreten insanlardan bağımsız kendi başlarına değerli varlıklar olarak göstermektedirler. Bu nedenle insanlar aralarındaki karşılıklı kişisel bağımlılıklarını görememekte, metaları "görüngüsel biçimlerinde" algılamakta ve dolayısıyla kapitalist üretimin sömürü ilişkisi içerdiğini bilememektedirler. Bunu yapmakla da artık değer üretimine ve bu durumun koşulladığı despotik üretim yapısına duyarsızlaşmış ya da körleşmiş olmaktadırlar.

Kapitalist toplum nesnedeki özneyi yok etmiştir. En basit hâliyle ifade edersek, burjuva toplumunda özneler arası ilişkiler nesneler arası ilişkiler olarak yaşanmaktadır. Dolayısıyla özne nesne olarak görülürken, nesne sanki bir özneymiş gibi hayali bir gerçeklik kazanmaktadır. Burjuva toplumunun maddi temeli kendinde tepetaklak bir gerçekliktir. Meta fetişizmi bir görme ve bilme tarzı olarak gerçek insan ilişkilerinin tersine çevrilmesinin, nedenin sonuç, sonucun neden olarak algılanmasının temel nedenidir. Bu anlamda meta fetişizmi burjuva toplumunun bütün tekil ideolojilerinin genel biçimini bize sunmaktadır. Örneğin, milliyetçilik hayali bir millet öznesinin karşısında nesneler olarak insanları konumlandırırken tamamıyla meta fetişizminin biçimine uymaktadır. Benzer şekilde devletçilik hayali bir devlet öznesinin karşısında bir nesne olarak toplumu konumlandırırken bütünüyle meta fetişizminden kaynaklanan ideolojik bilme biçimine, yani gerçekliği yanlış bilme biçimine uygun düşmektedir. Kısacası gerçek ilişkiler bu ilişkilerin öznelerine tepetaklak görünmektedirler; çünkü maddi varlıklarını sürdürürlerken girdikleri zorunlu üretim ilişkileri bu tür bir bilme ve düşünme tarzını onlara koşullamaktadır. İşte meşhur altyapının üst yapıyı belirlemesi, ama üst yapının kendinde ikincil belirlenimlere sahip olmasının gerçek anlamı budur.

Burjuva fetişler dünyasında insanın emek-gücü de bir metaya, yani fetişe dönüşmüş ve değeri fetişler yani metalar hiyerarşindeki yerine göre belirlenir olmuştur. Burjuva toplumunun özünü bilmeyen, fakat onun bilme tarzına göre onu bilenlerin tek bir amacı vardır: fetişler hiyerarşisinde yukarıya daha yukarıya çıkmak. Oysa bu altta kalanın canı çıksın dünyasında aslında olup biten tek şey, yani Marx'ın bizlere hatırlatmak istediği tek şey, insanlığın tanrıların tanrısı Kapital'i yüceltmelerinden, bu tanrının "himmetini" büyütmelerinden ve dolayısıyla tutsaklıklarını derinleştirmelerinden başka bir şey değildir.

İşte bu yüzden insanın özgürleşmesi bu Tanrının öldürülmesine bağlıdır ve bu eylemin toplumsal koşullan bu göreve proletaryayı çağırmaktadır. Marx'ın Grundrisse'de bir dipnotta[8] sermaye hakkında yazdıklarıyla biz de bu çağrıyı günümüzde tekrar hatırlamış olalım; "Sermayenin acımasızca bir sömürü içinde yarattığı şey, aslında geleceğin ‘kendi tarihini özgürce üretecek' olan toplumunun temel koşuludur"...[9]

Burada bir parantez açarak eklemek gerek: Hegel, genelleşmiş meta üretiminin yarattığı modern burjuva toplumun açığa çıkardığı ve henüz ilk kez tarih sahnesine çıkan çelişkileri kendi felsefi dizgesinde olağanüstü bir düşünsel zenginlik ve yetkinlikle işledi. Bu başarı elbette Hegel'in yalıtık bir düşünsel çabasının ürünü değildi. Hegel gerek kuramsal, gerek pozitif bilimlerin kendi yaşadığı tarihsel döneme dek biriktirdiği zenginliği büyük bir ustalıkla kavradı ve sentezledi.

Tinin Görüngübilimi'nde Hegel bilinç biçimlerinin tarihsel gelişimini, her bir bilinç biçiminin kendini nasıl var ettiğini ve sonra karşıtına dönüştüğünü; bunun sonucu olarak da kendi kendini nasıl ortadan kaldırdığını dizgesel bir bütünlük içinde açıklamaktadır. Bu dizgesel sıralanış için belirtilmesi gereken en önemli noktalardan biri, bunun zamansal değil, mantıksal bir zorunluluğun görünüşü olan bir sıra ya da hiyerarşi olmasıdır. Bu mantıksal zorunluluk yalnızca Tinin Görüngübilimi'nin değil, tüm Hegel felsefesinin dizgesel biçimini ve kavramsal hiyerarşisini oluşturmaktadır. Ve denebilir ki Hegel felsefesinin en devrimci, dinamik özü budur: Doğası gereği kendi karşıtına dönecek ve kendini kendisi yoluyla ortadan kaldıracak olan -"gerçeklik" biçimleri. Ve yine denebilir ki, bu öz, üretim ilişkileri tarihinin ortaya çıkardığı çelişkilerin soyut, "göksel" fakat alabildiğine güçlü bir formülasyondur.

Hegel'deki bu soyut fakat derin formülasyon yaklaşık yarım yüzyıl sonra Marx tarafından ete kemiğe büründürüldü. Hegel'in soyut bir "idea" ile anlamaya çalıştığı burjuva toplum, Marx tarafından soyut "idea" yerine somut meta konarak çözümlendi. Hegel'in, kendini olumsuzlayarak bir üst niteliğe ulaşmanın ve bu yolla "kendine yaklaşmanın" özündeki ussal ya da içsel zorunluluk dediği şey, Marx'ta emek'e dönüştü. Emek, Marx için tek ve gerçek içsel zorunluluktur. Hegel'de kavramın zorunlu gelişimi olan şey, Marx'ta yerini emeğin yarattığı sermayenin zorunlu birikimine bıraktı.

Kapital, emeğin yarattığı ve yine kendi doğası gereği hem yok ettiği hem de kesintisiz bir biçimde yeniden var ettiği gerek sınıf içi gerekse sınıflar arası ilişki ve süreçlerin genel devinim yasalarını vermektedir bize. Bu, mantıksal olduğu kadar zamansal bir sıralanıştır aynı zamanda. Emek, "zamanı gelince" kendi yarattığı kafa ve kol emeği ayrımını ortadan kaldıracak denli "kendine yaklaşacaktır".

Emek, 1917 Ekim Devrimi'nde kendi farkındalığını kavramış olan işçi sınıfıdır artık. Ekim Devrimi ve sonrasında Sovyet emekçi halklarının elbirliğiyle başardığı büyük iktisadi atılım, Kapital'in verdiği genel ilkelerin kesin olarak doğrulanışı ve geliştirilmesidir aynı zamanda. Bu yalnızca iktisadi bir başarı ve doğrulanma değildir Kapital için. Asıl olarak siyasal bir doğrulanmadır. Bolşeviklerin kılavuz edindikleri ve en özlü, en yoğun hâliyle Kapital'de yer alan yöntem, emperyalizmi ve çarlık Rusya'sının meta pazarını anlamaya ve çözmeye çalışan bir iktisadi yöntem değil, çarlığı ve emperyalizmi ezmeyi amaçlayan siyasal bir yöntemdi. Bu yüzden Kapital, denebilir ki, esas olarak iktisadi değil siyasal bir yapıttır. Kapital'in devrimci özü onun iktisadi kategorilerinde değil, siyasal yöntemindedir.

Her zaman olduğu gibi bugün de Kapital'i anlamak, gerek onu var eden gerekse onun kaynaklık ettiği tarihsel olguları bir bütün olarak düşünmek ve yorumlamakla mümkündür. Daha açık söylemek gerekirse, Hegelciliğin yeşerdiği tarihsel dönem ve Ekim Devrimi'nin başlattığı proleter devrimler çağı bir sıçramayı olduğu kadar bir bütünlüğü de ifade etmektedir. Kapital'i anlamak; bu bütünlüğü anlamak, yaşadığımız tarihsel dönemi bu bütünlük içinde ele almak, bu bütünlüğe tabi kılmak ve bu zemin üzerinde kavramaktır. Bu, esas itibariyle siyasal bir kavrayış ve Marksist politika demektir.

Evet; "Kapital ne(yi) anlatır?" sorusunun net yanıtı: "Marksist politika demektir"!

Tam da bu noktada, Ergin Altay'ın çok haklı uyarısıyla, "Kapital üzerine yapılan akademik apolitizmlerden uzak durmak gerekir"[10] ki, bu da Marx'ın Kapital'inin (ve Marksizm'in) nasıl okunması gerektiği sorusunu ortaya çıkarır...

Kesinlikle unutulmasın/ unutturulmasın: "Masum okuma diye bir şey yoktur," diye haykıran Louis Althusser, çok haklıdır...

Marx'ın Kapital'ini (ve Marksizm'i) farklı, farklı (akademisyen teorisizmi de dahil!) okuyabilirsiniz; Althusser'in uyarılarındaki üzere:

"Kapital'i ekonomistlerin okuyacağı gibi okumak onun çözümleme ve çizelgelerinin ekonomik içeriği ve değeri sorusunu ortaya atarak, dolayısıyla, onun söylemini kendisi dışında tanımlanmış olan bir nesneyle, bu nesnenin kendisini sorgulamaksızın, karşılaştırarak, onu okumak demektir.

Kapital'i tarihçiler gibi okumak, onun tarihsel çözümlemeleri ile kendisi dışında çoktan tanımlanmış olan bir tarihsel nesne arasındaki ilişki sorusunu, bu nesnenin kendisini sorgulamaksızın, sorarak, onu okumak demektir.

Kapital'i mantıkçılar gibi okumak ona, bu söylemin yöntemlerinin ilişkili olduğu nesneyi yine hiç sorgulamaksızın, soyut olarak, kendi serimleme ve tanıtlama yöntemleri sorusunu sormak demektir.

Kapital'i felsefeciler gibi okumak ise, kesinlikle, özgül bir söylemin özgül nesnesini ve bu söylem ile onun nesnesi arasındaki özgül ilişkililiği sorgulamaktır; bu yüzden de, söylem-nesne birliğine bu tikel birliği söylem-nesne birliğinin öteki biçimlerinden ayıran epistomolojik statü sorununu ortaya atmaktadır."[11]

Önemli olan Marx'ın Kapital'ini (ve Marksizm'in) devrimci okumadır; hani A. Gramsci'nin "Ekim İhtilali'ni ‘Das Kapital'e Karşı Devrim' olarak nitelemesi"[12] gibi..

Şimdi, Marx'ın Kapital'inin (ve Marksizm'in) devrimci okuması her zamankinden daha da elzem ve "olmazsa olmaz"dır...

Çünkü...

XXI. YÜZYIL'DA KAPİTALİZM

Dünya, XXI. yüzyılın başlarında istikrarsızlıklar ve çelişkilerle doludur. İnsanlar kaygı duymaktadırlar. Korku, egemen olan bir yaşam duygusuna dönüşmüştür. Toplumlar, giderek daha belirgin bir biçimde yoksul ve zengin olarak bölünmektedir. Giderek daha fazla insan toplumsal katılımdan dışlanmaktadır. Doğal yaşam koşulları daha hızlı bir biçimde kötüleşmekte, ekolojik ve sosyal sorunlar yoğunlaşmaktadırlar. İnsanın küresel çapta yol açtığı iklim değişimi hızlanmaktadır.

Neo-liberalizm, kapitalizmin çelişkili gelişimlerinden beslenmektedir. Neo-liberalizm, insanların kendi kendilerinden sorumlu olmalarını dayatmakta ve piyasa ve rekabet tarafından yönlendirilen süreçlerin, kamusal ve kolektif düzenlemelerden esas itibariyle daha üstün olduklarını ileri sürmektedir. Neo-liberalizm, şekillendirme olanakları giderek azaltılan demokrasiye saldırmakta ve insan medeniyetinin elde ettiği sosyal ve demokratik kazanımları tehdit etmektedir. Neo-liberalizmin dışlayıcı tartışmaları, farklı ten rengine sahip veya arka planı göç olan insanları "parazit" olarak niteleyen ve öyle davranan sağcılığın yoğunlaşıp yaygınlaştığı düşünce ve tavırlara neden olmaktadır.

Bunu yaygınlaştıran küreselleşme, kapitalist üretim biçiminin; sermayenin; bir bütün olarak sermaye hareketinin uluslararasılaşarak sömürü ve talanın yarı çapını genişletmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

Bir diğer yanıyla da, kapitalist üretim biçiminin genişlerken, dünya pazarını yeniden oluşmasına denk düşen küreselleşme, kapitalist krizin de topyekûn özellikler kazanmasını devreye sokmaktadır...

Gerçekten de dünya ekonomisi, 1930'lardaki gibi, uluslararası ekonomik, siyasi dengeleri değiştirecek bir krize mi girdi? Soruya cevap arıyoruz. Gün geçtikçe, bizi "evet" demeye zorlayan nedenler artıyorken; dünya ekonomisi de büyük değişimlerin eşiğinde.

ABD'li spekülatör ve "pembe" darbe(ler) finansörü George Soros'a göre, "Mevcut kriz, son 60 yılın en beteri."

ABD'de başlayan ve tüm dünyaya yayılan dalgalanmaya karşı dünya para otoritelerinin çaresizliği büyüyerek devam ediyor.

Hâl ve durum böyleyken hatırlatalım: İnsanlık tarihi incelendiğinde, kriz dönemlerinin aynı zamanda, sonraki dönemlerin kararlarını da içinde barındırdığı görülür. Daha doğru bir deyişle, insanlık değerleri mücadelesinde kriz dönemleri aynı zamanda karar dönemleridir.

Bu dönemlerde oluşturulan kararlar, tarihi ileriye taşıyan doğru kararlar olabileceği gibi, insanlığı yıkıma ve toptan yok olmaya sürükleyecek negatif kararlar da olabilmektedir.

Dünya ekonomisinde yaşanmakta olan en hafif deyişle çalkantı, kapitalizmin geleceği sorusunu, konulara yüzeysel, yanlı yaklaşmayanlarda yeniden gündeme getirdi. Kapitalizmin parlak bir sonu olmayacağı, birçok iktisatçı, hatta klasik iktisatçılar tarafından öngörülmektedir.

Kapitalizmin bir geleceğinin olmadığını savunan yalnız Karl Marx ve Marksistler değildir. Bir çöküntü, bir yıkılış beklemeseler de klasik iktisatçıların çoğu kapitalizmin bir durgunlukla sonlanacağını öngörmüşlerdir.

Kapitalizmin sorunlu yönlerini gören, eleştiren, öneriler getiren kapitalist iktisatçılar (J. Schumpeter ve J. M. Keynes gibi) da vardır.

Kaldı ki, "Son küreselleşme dalgası -ki pek çok bakımdan Marx'ın içinde yaşadığı çağı anımsatmaktadır- Marx'ın kapitalizm eleştirisine olan ilgide bir canlanmaya yol açmıştır. Nasıl oluyor da son zamanlarda yayınlanan bir BM raporunun ortaya koyduğu gibi dünyanın yetişkin nüfusunun yüzde 2'si global iktisadi varlıkların yüzde 50'sinden fazlasına sahipken, dünyanın en yoksul yüzde 50'si bu varlıkların sadece yüzde 1'ine sahip? Sermayeyi Das Kapital olmadan nasıl anlayabiliriz?" haklı sorusunun -Financial Times yazarlarından- John Thornhill tarafından dahi dile getirildiği verili koordinatlarda; Öztin Akgüç de yüksek sesle, "Kapitalizmin mezarı... sanıldığı gibi Marksistler ve düzeni eleştirenler tarafından değil, neo-liberallerin ayartısına kapılanlar tarafından kazılıyor," demektedir...

Hayatın durmadan ortaya koyduğu gerçeği bir kez daha dillendirelim: Sürekli hastalık üreten kapitalist sistemin, süreklilik ile değişim arasındaki bağlantıları ancak Marx'ın Kapital'i ile anlaşılır

Sürekli krizler yaşayan, açlar ve işsizler ordusu yaratan, çevreyi hızla yok eden kapitalist sistem nasıl tanımlanmalıdır? Hastalıklı olarak mı yoksa hastalık üreten bir sistem olarak mı? Prof. Dr. Mehmet Türkay bu soruya verilen cevabın politik tercihi belirleyeceğine dikkat çekiyor: "Patalojik (hastalıklı) tanımı yapılırsa, sistemi iyileştirmek için sosyal demokrat olunur. Patojen (hastalık oluşturan) olarak nitelenirse devrimci olunur." Türkay, ikinci tanımın doğruluğunu vurguluyor.

İkincisi yani "patojen" olduğundan hareket edildiğinde şu soru öne çıkıyor: "Sürekli hastalık üreten bir sistem hep aynı şekilde mi çalışır? Değişen bir şey yok mudur?" Elbette ki bu sorulara verilecek "Hiçbir şey değişmedi, kapitalizm aynı kapitalizmdir" yanıtı yanlış olacaktır. Zira kapitalizmin yapısal ve sınıfsal var oluşu, insanlık tarihindeki en dinamik ve en esnek var oluştur.

Kapital'in gücü tam da bu noktada açığa çıkıyor. Çünkü Kapital süreklilik ile değişim arasındaki bağlantıların yakalanmasını sağlayan bir araç. Marx Kapital'de kendisinin ilgilendiği alanı açıklarken, "olayların çeşitlerinin, gelişmelerinin, yani bir biçimden diğerine, bir dizi bağlantıdan bir diğerine geçişlerini" yakalamanın temel amacı olduğuna işaret eder.

Kapitalizmin yapısal-sınıfsal var oluşu, toplumsal değişimi, kendine içkin olan özellikleri çeşitlendirip, derinleştirdiği ölçüde kendisine ait işleyişi doğallaştırıp-evrenselleştirmekte. Metalaşma dünya ölçeğinde başat hâle geldiği ölçüde, kapitalizm tüm alanları boyunduruk altına almakta. Söz konusu evrenselleşme ve boyunduruk altına alma sürecinin karmaşıklığını Kapital'le berraklaştırmak mümkündür. Kapitalizm yol aldıkça Kapital'in gerçekliği her gün doğrulanıyor.

SÜRDÜRÜLEMEZ KAPİTALİST KÜRESELLEŞME

Siz bakmayın Erich Maria Remarque'ın, "Bir katil günde 24 saat boyunca katil değildir," demesine; XXI. yüzyılın sürdürülemez kapitalist küreselleşmesi, iflah olmayan, "ful time" çalışan kronik seri katilden başka bir şey değildir...

Örneğin tüm insan(lık)ın ana yurdu Afrika...

Emperyalist-kapitalist efendilerinin sultası altında 500 yıldır inleyen Afrika'nın yoksul halkları bu 500 yıllık tarih boyunca koyu bir sefalet, salgın hastalıklar, savaşlar ve katliamların boy hedefi olmuşlardır.

Örneğin Ruanda'da iki kabile arasında yaşanan ve emperyalistlerce kışkırtılan savaşta 1 milyon insanın öldürüldüğü, daha fazlasının da göç etmek zorunda kaldığı gerçeği hâlâ hafızalarımızdadır. Bu göçlerin sonucunda komşu ülkelerde de çatışmalar devam etmiş, Burundi'de 300 bin, Kongo'da 4 milyon insan yaşamını yitirmiştir. Azad edilmiş Amerikalı kölelerin kurduğu bir batı Afrika ülkesi olan Liberya'da da (özgür insanların ülkesi anlamına geliyor), 28 yıldır fasılalarla süren iç savaşta 200 bin insan birbirini boğazlamıştı. 1961'de İngiliz himayesinden kurtulan Sierra Leone'de 17 yıl önce başlayan iç savaşta çocuklar zorla askere alındılar, kabul etmeyenlerin el ve ayakları kesildi. Sudan'da 21 yıldır süren çatışmalar 1.5 milyon insanın hayatına maloldu. Sudan'a bağlı Darfur'da rejime karşı ayaklanan siyah Müslümanlarla hâlen yaşanmakta olan iç savaşta 400 bin insan öldü, 2 milyon kişi mülteci konumuna düştü. Vb'leri..

Afrika'nın ekonomik ve sosyal durumu da içler acısıdır. Dünya çapında insan ticaretinden nasibini alan toplam 1.2 milyon çocuğun yüzde 45'i Afrika ülkelerinde yaşamaktadır. Yine kıta genelinde her yıl 100 bine yakın çocuk savaşlarda kullanılıyor. Bu çocuklar ya hayatta kalmak için (çünkü aileleri salgın hastalıklarda veya savaşlarda ölüyor) orduya katılıyorlar ya da para yahut gıda yardımı karşılığında bizzat aileleri tarafından askere gönderiliyorlar.

Dünyanın en zengin altın, elmas ve maden yataklarına sahip olan ve nüfusu 1 milyara yaklaşan bu kıtanın küresel gelirden aldığı pay ise sadece yüzde 3.6'dır. İnsanlığın yarısının toplam zenginlikten aldığı payın yüzde 1 olduğu bir dünyada bu durum normal gibi görünebilir, ama konu yoksulluk, sefalet ve açlık olduğunda Afrika hep listenin en başında yer almaktadır. Afrika'nın pek çok ülkesinde kişi başına düşen ortalama yıllık gelir 200 doların altındadır. Resmi rakamlara göre ortalama işsizliğin yüzde 13 civarında olduğu söylenen kıtada, gerçekte bu oranın yüzde 40'larda seyrettiği ve hatta bazı bölgelerde yüzde 80'lere vardığı biliniyor. Zaten çalışanların da günde 2 doların altında bir gelir elde ettiği düşünüldüğünde, aradaki farkın pek de önemi olmadığı anlaşılacaktır.

Afrika'da 300 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor ve bunların 40 milyonunu çocuklar oluşturuyor. Açlık tehlikesinin en fazla hissedildiği Sahra-altı ülkelerinde (Etiyopya, Eritre, Somali, Sudan, Çad, Nijer vb.) açlıktan ölenlerin sayısı savaşlardan ve salgın hastalıklardan ölenleri kat be kat aşmış vaziyettedir. Çokuluslu şirketlerin hammadde kaynaklarını ve işletmelerini genişletmek için tarımsal alanları tahrip ettiği kıtada, bu duruma göçlerin yarattığı sorunlar ve küresel ısınmadan kaynaklı aşırı çölleşme ve kıtlık da eklendiğinde, açlıktan ölmek pek çok Afrikalı için kaçınılmaz bir son olmaktadır.

Hiçbir gelire, işe ve geçim aracına sahip olmayan insanlar, Nijerya'da olduğu gibi boru hatlarından petrol çalmaya çalışırken ya da benzer durumlardan ötürü hayatını kaybedebilmektedir. 2006 yılında Nijerya'da yaşanan böylesi bir kazada 269 kişi ölmüş, Lagos'ta da 2007 Mayıs ayında aynı şekilde 200 kişi yanarak can vermişti. Adeta dev bir mülteci kampı görünümündeki Afrika'da BM kayıtlarına göre 4.5 milyon insan yersiz ve yurtsuz durumdadır. En temel ihtiyaç maddelerinden mahrum durumda olan Afrikalı halkların büyükçe bir kısmı için barınabileceği bir ev, hayatta kalmasına yetecek gıda, sağlık ve eğitim hizmeti yahut çalışabileceği bir iş, gerçekleşmesi imkânsız bir hayalden ibarettir.

Dünya genelindeki 34.3 milyon AIDS'li hastanın 24.5 milyonu Afrika'da yaşıyor. Bu hastalıktan dolayı her gün 6000 insan can veriyor. Milyonlarca çocuk bu hastalık yüzünden ailesini kaybetmiş ya da hastalığa yakalanmış durumda. AIDS ilaçlarının ortalama fiyatı 700 ila 1000 dolar civarında ve bu ilaç sadece bir ay yetiyor. Yıllık gelirin 200 dolar olduğu düşünülürse, bu ilaçların alınmasının imkânsızlığı da kolayca görülecektir. Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler çok daha ucuza ilaç üretebiliyorken, çokuluslu ilaç tekelleri sırf kârlarının düşmesini önlemek için bu ilaçların Afrika'ya sokulmasını engellemişlerdir. Kendilerinin yaptıkları yardım ise 100-200 bin kişiyi geçmiyor ki bu da ilaçları geliştirirken kobay olarak kullandıkları insan sayısından fazla değildir. Bugün AIDS yüzünden kıta insanının ortalama yaşam süresi 13 yıl azalmıştır.

Tüm bunlara ek olarak, Afrika ülkeleri adeta borç batağı içinde yüzmektedirler. 2005 yılında düzenlenen G8 zirvesinde, Afrika'ya 50 milyar dolar yardım yapılması, en yoksul 38 ülkenin borcunun silinmesi ve 9 milyon kişiye AIDS ilaçlarının parasız dağıtılması kararı alınmıştı. Ancak bu sözlerin hiçbiri tutulmadığı gibi, borç silme adı altında yeni sömürü mekanizmalarının hayata geçirilmeye çalışıldığı da kısa sürede su yüzüne çıkmıştı...[13]

Hayır bitmedi; şunları da eklemek gerek!

"G8 ülkelerinin Afrika'ya 60 milyar dolarlık yardım vereceği ‘karar'ı kimseyi yanıltmasın: Önceden verilen yardım kararı tekrar edildi..."[14]

2006'nın Kasım ve Aralık aylarında yağan şiddetli yağmurlar neticesinde oluşan sel felaketi, dünyanın en fakir ülkelerinden Etiyopya'yı çok sarstı. 600 kişi öldü ve yaklaşık 365 bin kişi yerlerinden oldu. 75 milyon nüfuslu ülkenin yaklaşık onda biri, yani 7 milyonu ülkenin çeşitli bölgelerinde açlıkla boğuşuyor...

Sadece Etiyopya olsa neyse. Bu kara kıtanın diğer ülkelerinde de benzer sahneler karşımıza çıkıyor. Sadece Mozambik'teki günlük yiyeceğe muhtaç çocuk talebelerin sayısı 510 bin...

BM Dünya Çocuk Fonu UNICEF, eskiden ülkenin tahıl ambarı sayılan güney ve orta kesimlerinde, 16 yıldır devam eden iç savaş yüzünden çok ciddi boyutta açlık sorunu yaşandığına dikkat çekti. Bölgede 83 bin çocuğun yetersiz beslenme kurbanı olduğunu açıklayan UNICEF, bunların 13 bin 500'ünün açlık nedeniyle ölümle burun buruna geldiğini belirtti...

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde iç savaş, açlık ve hastalıklar, her ay 45 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Yaklaşık 66 milyon nüfuslu ülkede son 10 yılda 5.4 milyon insan hayatını kaybetti... Kongo, yılda kişi başına 15 dolarla dünyada sağlık harcamalarının en düşük olduğu ülke. 5 yaşın altındaki çocuklar. Nüfusun 5'te 1'ini oluşturmalarına rağmen ölenlerin yaklaşık yarısı 5 yaşın altında. Ülkenin doğusunda ölüm oranı yüzde 85...

Ulusal gelirinin yüzde 80'i petrol kaynaklı olan Nijerya, dünyanın dokuzuncu büyük petrol üreticisi ve altıncı büyük ihracatçısı. Ne ki, 140 milyonun üzerinde olan nüfusunun (her beş Afrikalıdan biri Nijeryalı) yüzde 70'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor...

XXI. yüzyılın sürdürülemez kapitalist küreselleşmesinin ilk elden ortaya çıkardığı "sonuçlar"ın bir kesimi bu; yani Marx'ın Kapital'iyle Manifesto'nun (ve de Marksizm'in) eleştirip karşı çıkarak aşılması yolunu gösterdiği şey...

HÂLÂ İŞÇİ SINIFI

Kapitalizmi aşacak olan, Stendhal'ın, "Aşk, çok renkli bir çiçektir, sadece korkunç uçurumların kıyısında yetişir," sözlerini çağrıştıran işçi sınıfı ya da kolektif proletaryadır...

Yeri gelmişken belirtelim: Marx'ın Kapital'iyle Manifesto (ve Marksizm) inkârın inkârıyla bir sınıfın kurtuluşunun tüm insanlığın özgürleşmesine yol açmasıdır...

Evet Marx'ın Kapital'iyle Manifesto (ve Marksizm) insanlığın özgürleşmesinin felsefe ve praksisidir...

Tam da bunun içindir ki, işçi sınıfı ya da kolektif proletarya açısından "Sosyalizm, kendi hedefleri açısından tüm yörüngesi boyunca özgürlüğü gerçeklik hâline getirme mücadelesidir."[15]

İşçi sınıfı ya da kolektif proletaryadan söz edilecek ise, soru(n); toplumsal üretimin, üretken güçlerle (maddi öz), üretim ilişkilerinin (toplumsal biçim) çelişkili birliğindeki politik işlev ve tarihsel misyon açısından irdelenmelidir... Konjonktürlerle değil!

Şöyle ki, Berlin Duvarı'nın yıkılması veya sosyalizmin birinci büyük dalgasının likidasyonu ardından kapitalist sistemin, 70 yıllık savaştan zaferle çıktığını ve tarihin sonunun geldiğini ilan etmesi herkesin belleğindedir...

Kapitalizm ideologlarına göre, bundan böyle tüm dünya kapitalist sistemin kurallarıyla işleyecekti. Yani, XIX. yüzyılın ortalarından bu yana kapitalizme tehdit oluşturan işçi sınıfının artık hiçbir etkisi kalmamış, sermaye sınıfı toplumsal yapının yeniden oluşumunda egemenliği tek başına ele geçirmişti.

Gerçekten de kapitalizmin ideolojik zaferinin ilanından bu yana geçen sürede sermaye sınıfı, gerek işyerlerinde, gerekse toplumun diğer alanlarında söz sahibi tek güç hâline geldi. Artık, günde kaç saat çalışılacağı, ücretin ne kadar olacağı ya da topluma eğitimin, sağlığın hangi koşullarda, ne kadar bir bedel karşılığında verileceğine piyasa güçleri, yani sermayedarlar tek başlarına karar verir hâle geldiler. Kriz içindeki sendikalar "işlevsizleştiler"!

Bu zaferin ilanı sonrasında sistem, birçok kez (dünyanın farklı bölgelerinde) krize girdi. Ayrıca, bu sürede ülkeler ve toplum kesimleri arasında gelir adaletsizliği, işsizlik, yoksulluk daha da arttı. Yeterli temiz suya, gıdaya ulaşamayan ve bu nedenle ölen insanların sayısı arttı. Artık savaşlar, daha fazla insanın ölmesine ya da yaşamının kararmasına neden oluyor.

Sermaye sınıfının bu tek taraflı zafer ilanı karşısında, işçi sınıfını temsil eden yapılar büyük ölçüde yenilgiyi kabullendiler. Tek çıkış yolunu (kendi paçalarını kurtarma anlamında) sermayenin geliştirdiği "sosyal diyalog" gibi kavramları sahiplenmede ve onun bir parçası hâline gelmede buldular. Bu tavır, bir taraftan emekçi kesimleri umutsuzluğa iterken, diğer taraftan sermayenin zafer çığlıklarının daha da gür çıkmasını ve başta emekçiler olmak üzere tüm insanlığa yönelik mezalimi daha da artırmalarını sağladı.

Tek güç hâline gelen kapitalist ideolojinin bu şiddet ve derin sömürüsü karşısında tepki gösterenler, buna isyan eden ve mücadeleye girişenler de oldu elbette. Ortadoğu'da, Latin Amerika'da ya da kendini çeşitli adlar altında ifade eden anti-kapitalist örgütlenmelerde bu mücadeleye tanık oluyoruz.

Bunlardan birisi -önemli bir deney olarak-, Chávez'li Venezüella'dır. Sosyalist reformlar çerçevesinde ortak mülkiyet kurumları yaratmayı hedeflediklerini açıklayan Chávez, devletin finanse ettiği kooperatiflere yeni bir anlayış getireceklerini, işçilerin kâr ortağı olacağını söyledi. Çiftlik ve hayvancılık işletmelerinde sosyalist ilkeleri yerleştireceklerini belirtip, "Bir kişinin ya da küçük bir grubun çıkarına üretim olamaz. Mülkiyet herkese ait olacak ve herkesin yararına üretim yapılacak," dedi.

Bunun anlamı büyük; "Chávez'in kişiliğini, tarzını ve çelişkilerini sevelim ya da sevmeyelim, yıllardan beri ve Bolivarcı devrimin başlangıcından bu yana Venezüella'da ve Latin Amerika'da pek çok şeyin olumlu yönde değiştiğini de teslim etmek gerekir."[16]

Ancak, tüm bu mücadeleler sermaye sınıfının tek taraflı hegemonyasını ortadan kaldıracak ideolojik temelden uzak kalmaktadır. Zira, sermaye sınıfının ideolojisine karşı mücadele ancak, bir başka sınıfın ideolojisi ile gerçekleşebilir. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde hiç kuşkusuz bu sınıf, işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının ideolojisi ise onun tarihe yön verme gücünü ortaya koyan Marksizm ile temellenir.

Ne ilginçtir ki, işçi sınıfının temsilciliğini yapan örgütler ve bu örgütlerin başındakiler, büyük bir özenle Marksizmden uzak durmayı en temel politikaları hâline getirmişlerdir. Sermaye ile ya da (AB gibi) kapitalist sistemin en temel kurumlarıyla işbirliği içerisinde eğitim çalışmaları yapan, dergiler çıkartan ve projeler yürüten bu örgütler, ne eğitimlerinde, ne de diğer çalışmalarında Marksizmden ve işçi sınıfı ideolojisinden bir tek kelime ile dahi olsa söz etmezlerken;[17] burada aynı soruyu yineleyelim: "Sivil Toplum"culuk mu dediniz?[18]

Bu konjonktürel, pragmatik bir ele alış tarzıdır; tarihsel özellikler taşımamaktadır...

KAPİTALİZMİN TARİHİ ÇÖZÜMLEMESİ

Burjuva ideolojisiyle beslenen konjonktürel, pragmatik ele alış tarzlarının en moda olanı postmodernizmdir...

Marx'ın Kapital'iyle Manifesto'dan (dolayısıyla da Marksizm'den) nasibini alamamış bu idealist tarz-ı siyaset(sizlik)in sarıldığı "kriz" söylencelerine gelince: "... ‘Marksizmin krizi' teorik bir kavramdan çok bir gazetecilik klişesidir"![19]

Altını çize çize belirtelim: Kapital, sınıflı sömürücü toplum formasyonlarının sentezi ve özeti olan kapitalizmin tarihi çözümlemesi (ve aşılması)dir...

Tarih hep ideolojiktir. Gereksinimlere karşılık verdiği ölçüde değerlenir. Elbette öteden beri bir kimlik yaratıcısı olarak kullanılmıştır. Ulusların ve modern toplumların kimlik edinme sürecinde onların ilk uzandıkları alan, tarih olmuştur.

Bunun yanında: Geçmişin örtüsünü üstümüze çeken tarih, bizi ya o örtünün altında karanlıkta kalmaya zorlar ya da aynı geçmişin aydınlatılması ve dizgesel biçimde yeniden üretilip düzenlenmesi için keskin bir bakış açısı verir bize. Geleceğe bağlanarak geçmişi anlamak: bunu yapabilme yetisi bize tarihçi olma özelliğini verirken; bize bunu öğreten de Annales Okulu'dur...

Annales Okulu, tarihin insanlığın yalnızca yaşadığıyla değil, yarattığıyla birlikte anlaşılabileceğini savundu...

Bu elbette postmodern yüzeyselliğin kavrayabileceği bir şey değildir...

Postmodern hezeyanlar: Bütünlüğü ve evrenselliği reddediyorlar, karşısına bütünden ve evrenselden yalıtılmış "hayali" parçalılığı, bireyselliği dikiyor...

Postmodern hezeyanlar: Öznenin yıkıma uğradığını, yok olduğunu düşünüyorlar...

Postmodern hezeyanlar: Nesnel gerçeklik olmadığını iddia ediyorlar...

Postmodern hezeyanlar: Nedenselliği ve bununla bağıntılı neden/ sonuç diyalektiğini reddediyorlar...

Postmodern hezeyanlar: Göreceliliği mutlaklıktan ayırarak, metafizik temelde ele alıyorlar...

Bunlar böyle olunca da Marx'ın Kapital'iyle Manifesto'yu (ve Marksizm'ini) kavrayamayan kimileri Marx hakkında "büyük laflar" etmiş olmak için "ucuz sözler" ediyor; örneğin "değer teorisi artık geçersiz" türünden hezeyanları dile getiriyor...

Ancak Marx'ın öngörüleri açısından onlara anımsatmadan geçmeyelim: "Kapitalist sistem, daha evvel ne idiyse hâlâ odur, özü itibariyle değişmemiştir: sistemi hareket ettiren temel saik kârdır."[20]

Bu bağlamda Kapital ile "Manifesto bugün bile tarihin gördüğü en dinamik ve en konsantre yazıt olma özelliğini koruyor."[21]

Nihayet ücretli kölelik sistemi kapitalizm tarafından küreselleştirildiği sürece, Marx'ın Kapital'iyle Manifesto (ve de Marksizm), bir "Umut İlkesi" olarak daima var olacak, yaygınlaşacak ve güncelliğini koruyacaktır...

"UMUT İLKESİ": MARKSİZM

Eric Hobsbawm'ın formülasyonuyla, "Marx kesinlikle son sözü söylemedi. Ama ilk sözü söyledi. Biz onun başlattığı söylemi devam ettirmek zorundayız."[22]

Bu bağlamda Marksizm inşa hâlinde bir tarihtir; inşa hâlâ devam etmektedir, edecektir de... Tıpkı Yannis Ristos dizelerinde dile getirdiği üzere: "Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor,/ işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum./ Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum; ben varım; dünya var..."

Marksizm, tarih-ekonomi-siyaset-beşeri münasebetlerin nesnelliğine yaslanmış insan öznellik(leriy)le ilintilidir; bu bağlamda da "elveda" ya da "merhaba"ların Marksizmi bağlayan bir belirleyiciliği söz konusu değildir, olmamıştır, olmayacaktır da...

Çünkü Marksizm hayata ve hayata mündemiç devrimci praksise aittir. Yani "Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu - bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur."[23]

"Pek iyi ya Marksizmin bir eylem kılavuzu olmaktan çıkartılması meselesi" mi?

Bu önemli ve yakıcı bir soru(n)dur: Düşüncenin donmasının nedeni onun dogmalaştırılmasıdır, ama bir düşünceyi dogmalaştıran nedenler arasında birinci sırayı siyaseti toplumsallaştıramayan "siyaset(sizlik)" alır!

"Siyaset(sizlik)", bürokratik deformasyona yol açarken; Marksizmi de devrimci olmayan bir "devlet" (ya da iktidar ilişkileri) retoriğine indirger (Yaşayan Sosyalist Sektörel Ülkeler Topluluğu'nda olduğu gibi)...

İşin negatif yanıdır bu; ancak unutulmamalıdır ki, tarihin yolunu açan da negatif yanıdır.

Örneğin insan(lık), değil mi ki hep geleceği düşünür ve yaradılış özelliği ümitsiz yaşamasına izin vermez, bir yandan geçmişe bağlıymış gibi görünürken o geçmişi hayatın en ağır yükü olarak taşır. Yaşadığı an, her zaman kayıp gibi görünür gözüne, hiçbir zaman ucunu tutamayacağı kaygan bir sarmalın elinden kayıp gittiğini görmek insanı karamsarlığın dipsiz kuyusuna düşürürken, yukarıdaki ışık, gelecek düşüncesi dinlerin cennet düşüncesi gibi onu yukarı çeker.

Burada Ernst Bloch'un, "Umut İlkesi"nin çıkış kaynağı, hareket ettirici manivelası, "Bugün kötüdür, gelecek ümittir" çözümlemesidir...

Yine Bloch'un, "Marksist felsefe geleceğin felsefesi, dolayısıyla geçmişteki geleceğin de felsefesidir,"[24] diye betimlediği "Umut İlkesi" aslında insanı güçlü kılacak bir düşünce yaratmak içindir.

Özetle, Marx'ın Kapital'iyle Manifesto (ve de Marksizm); işçi sınıfı şahsında kolektif proletarya olarak nitelenmesi de mümkün olan insan(lık)ın (yani ezilenlerin tarihsel bloğunun), geleceğini yaratacak tarihsel çözümlemedir...

Nihayet kapitalizmin tarihine ilişkin kapsamlı öngörüsüyle Marx'ı, Ian Birchal'in deyişiyle, "bir Nostradamus'a dönüştürmüyor"uz;[25] sadece Sezar'ın hakkını Sezar'a veriyoruz ki, bu da Onun tarihsel öngörü ve önemini tüm netliğiyle ortaya koyuyor...

Öylesi bir netliktir ki bu, Engels'in, Marx'ın mezarı başında yaptığı 17 Mart 1883 tarihli konuşmasının son sözlerine şöyle yansır: "Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Hayatının gerçek görevi, kapitalist toplumun ve devlet kurumlarının şu ya da bu biçimde yıkılmasına katkıda bulunmaktı. O, kapitalist toplumun ve devlet kurumlarının oluşturduğu modern proletaryanın kurtuluşuna katkıda bulundu ve proletaryanın kendi öz durumuna bilinç getiren ilk insan oldu... Adı, çağlar boyunca eserleriyle birlikte yaşayacaktır..."

Hem de reel sosyalist deneyimin yaşadıklarına, yaşattıklarına karşın...

Berlin Duvarı'nın yıkılmasından ardından, "Marksizm bitti", "Sosyalizm iflas etti" türünden iddialar (ve kanılar) çok yaygınlık kazandı. Ancak "küreselleşme" vahşetinin ne olduğunun -en tartışmazından- ortaya çıkmasıyla, dünyada bir çok düşünür yeniden ve bir kez daha, Marx'ın Kapital'iyle Manifesto'nun (ve de Marksizm'in) tarif ettiği kapitalizmin "küreselleşme" dünyasını açıkladığını dillendirmeye başladılar.

Örneğin -bu konuda- ‘Komünist Manifesto'da şunlar kayıtlıydı:

"Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendileri'ne bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı, ve insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan, katı ‘nakit ödeme'den başka hiç bir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilâhi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri, değişim-değerine indirgedi, ve sayısız yokedilemez ayrıcalıklı özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla perdelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.

Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin hâlelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi..."

Evet, "küreselleşme" vahşetiyle, bugün, tam da buradayız; insan(lık)ın kolektif proletaryaya dönüştüğü koordinatlarda...

Tarihi, bilimsel materyalist açıdan açıklaması yanında, kapitalizmde artı-değerin kaynağını, yani kapitalizme ücretli emeğin sömürülmesinin gün ışığına çıkartan Marx'ın öğretisi; tarihi anlamak (ve anlatmak) için, tarihin kurucu öğesinin ne olduğu sorusunu yanıtlamıştır.

İnsan(lık)ın kolektif belleği olarak da, insan(lık)ın tarihinden öğrenmek yanında insan(lık)ın devrimci eylemine de yol göstermiştir.

Tıpkı V. İ. Lenin'in işaret ettiği üzere: "Marx'ın dehası, tamamen, insanlığın, en önde gelen beyinlerinin getirdiği sorulara, yanıtlar getirmiş olmasındadır. Onun öğretisi, felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devamı olarak doğmuştur. (...) Alman Felsefesi, İngiliz Ekonomi Politiği ve Fransız Sosyalizminin temsil ettiği, insanlığın XIX. yüzyılda yarattığı en iyi ürünlerin, meşru mirasçısıdır."

Bunu için, "Marksizm, çağımızın aşılamaz ufkudur," diyen Sartre sonuna dek haklıdır...

Kapitalist toplumu bilimsel açıdan inceleyen ve "Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ‘muazzam bir meta birikimi' olarak kendini gösterir, bunun birimi tek bir metadır. Araştırmalarımızın, bu nedenle, metanın tahlili ile başlaması gerekir," diyerek, kapitalist ekonominin hücresi meta olduğunu saptayan Marx'ın önemi, insan(lık)a -dünyayı değiştirmek için- sunduğu yöntemdedir.

O, metada kapitalizmin tüm özeliklerini ve çelişkilerini görürken/ sergilerken; şunların altını özenle çizmektedir: Kapitalizmin özü, sermayedir. Burjuva toplumu, meta üretiminin en gelişmiş biçimidir ve yıkılmalıdır...

Özetin özetiyle toparlarsak: Latince, "Habent sua fata Libelli" deyişini, Türkçe'ye "Kitapların da alın yazısı vardır" biçiminde çevirebiliriz...

Kapital'den Manifesto'ya ya da ötekilerine dek K. Marx'ın yazdıklarının da, ister "alın yazısı", ister kaçınılmazlığı -ne derseniz deyin- vardır ki, o da sınıfsız-sömürüsüz-sınırsız-savaşsız yeni bir dünyanın kurulmasına giden taşları döşemektir...

Söz konusu dünya Henri Lefebvre'in, "Marksist düşünceye göre, ‘gerçek demokrasi yoktur. Tam tersine, siyasetin hakikatini ortaya koyan şey demokrasidir,"[26] uyarısındaki üzere; "demokrasi" diye tahayyül edilenden de ötede, yasama ve yürütmeyi iç içe geçirerek aşan, devleti sönümlendiren bir imkândır...

Hâlâ başka bir enternasyonal dünya mümkündür; Sosyalizm, yeniden bir yapılanma içinde mi? Veriler o yönde olduğunu gösteriyor. Dünyanın geleceğine alternatif arayanlar bugün bir silkiniş daha yaşıyorlar...

Söz konusu silkinişe gelince, Perulu Marksist José Carlos Mariatequi'nin ifadesiyle, "Sosyalizm ne taklit ne de kopya olabilir; o halkın kahramanca yaratımıdır"!

Ve Marksizm ya devrimcidir ya da ölüdür...

14 Şubat 2008 16:20:41, Ankara.

N O T L A R

1) Héracleitus.

2) Güngör Uras, "Manifesto'nun 160'ıncı Yılı", Milliyet, 4 Şubat 2008, s.8.

3) Deniz Can Saner, "Unutulan Sosyalizm", Birgün, 20 Aralık 2007, s.8.

4) Alain Badiou, Sonsuz Düşünce, Çev. I. Ergüden-T. Birkan, Metis Yay., 2006, s.21.

5) Aktaran: Maurice Cornforth, Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu, çev: Ferhat Güner, Sol Yay., 1975, s.73.

6) Paul Sweezy, Yüzyıl Sonra Komünist Manifesto, çev: Olcay Göçmen, Yücel Yay., 1975, s.77.

7) Guido Pult, "Marx'ta Billurlaşmış Emek ve Sömürü", Marx ve Beşeri Bilimler, Derleyen: Gerhard Seel, çev: B. Mehmet Şahin, Ütopya Yay., 2000, s.129-147.

8) Karl Marx, Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, çev: Sevan Nişayan, Birikim Yay., 1979, s.377.

9) Ahmet Öncü, "Kapital: Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi", Devrimci Marksizm, No:5, Kış 2007-2008, s.30-31.

10) Ergin Altay, "Kapital ve Akademik Apolitizm", Toplumsal Tarih Dergisi, No:168, Aralık 2007, s.8-9.

11) Louis Althusser, Kapital'i Okumak, çev: Celal A. Kanat, Belge Yay., 1995, s.31.

12) "Gramsci'nin Hayatı ve Siyasal-Düşünsel Biyografisi", Türkiye Defterleri Dergisi, No:16, Şubat 1975, s.316.

13) Kerem Dağlı, "Afrikamdan Defol!", Marksist Tutum, No:25, Nisan 2007, s.35-37.

14) Patrick Watt, "G8 Yine Sahtekâr...", The Guardian, 8 Haziran 2007.

15) Karl Korsch, Marksizm ve Felsefe, çev: Yılmaz Öner, Belge Yay., 1991, s.131.

16) Frédéric Léveque, "Venezüella ‘Sosyalizmi' Anayasallaşıyor", Yeni Yol Dergisi, No:27, Güz 2007, s.109.

17) İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre 2004-2006 yılları arasında 191 dernek ve 118 vakfa yurtdışından milyonlarca dolar, avro, yen, frank, sterlin yardım yapıldı. Listede, TESEV'den ÇYDD'ye, Mor Çatı'dan İslâm Tarih ve Sanat Kültürünü Araştırma Vakfı'na kadar birçok vakıfla dernek var...

Soros'un yardımında aslan payı alanlar ise kadınlar: Servetini darbe tertiplemekle kullandığı öne sürülen ünlü spekülatör George Soros'un sahibi olduğu Open Society Institute (Açık Toplum Enstitüsü), iddiaların aksine ÇYDD'ye yardımda bulunmamış. OSI, Kadın Girişimciler Derneği'ne 111 bin 325 dolar ve 84 bin avro, Helsinki Yurttaşlar Derneği'ne 30 bin avro, TESEV'e 18 bin 598 avro, Kadının Emeğini Değerlendirme Vakfı'na 17 bin 994 dolar, Liberal Düşünce Topluluğu'na 15 bin dolar, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı'na 11 bin dolar, Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği'ne 7 bin 640 dolar, İnsan Hakları Gündemi Derneği'ne 4 bin 350 dolar, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği'ne 1995 dolar yardımda bulundu.

18) Sibel Özbudun-Cahide Sarı-Temel Demirer-Özgür Orhangazi, "Yeni Düzen(sizlik)"den Başkaldırıya, Ütopya Yay., 2005 içinde: Sibel Özbudun-Temel Demirer, "... ‘Sivil Toplum'culuk (mu?)", s.499-506.)

19) Michael Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine-Karl Marx'tan Walter Benjamin'e Siyaset Felsefesi Denemeleri, çev: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yay., 1999, s.35.

20) Mehmet Selik, Marksist Değer Teorisi, Doğan Yayınevi, 3'üncü baskı, 1974, s.248.

21) Temel Demirer, Elveda Nisyan... Merhaba İsyan!, Ütopya Yay., 2005, s.390.

22) Eric Hobsbawm, "Marx ve Tarih", Toplum Bilim, No:3, Ekim 1995, s.103.

23) K. Marx-F. Engels, Alman İdeolojisi, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999, s26.

24) Ernst Bloch, Umut İlkesi, C:I, çev: Tanıl Bora, İletişim Yay., 2007.

25) Ian Birchal, "Manifesto Kılavuz Olmaya Devam Ediyor", Marksizm Tartışmaları-Manifesto'nun Güncelliği, Derleyen: Özgür Orhangazi, çev: Devrim Duman-Özgür Orhangazi Ütopya Yay., 2003, s.121.

26) Henri Lefebvre, Marx'ın Sosyolojisi, çev: Selahattin Hilav, Gökkuşağı Yay., 2'inci baskı, 1995, s.114.

 

İçerik Notları

Görüntüleme:

Ekleyen: Mehmet Özer || Eklenme Tarihi:11/04/2008 23:11

Düzenleyen: || Düzenleme Tarihi:

Puan:

Galeriden Seçmeler

galeri

Faydalı Linkler

Üye Panel



Site Araçları

Site İstatistikleri

  • Toplam Ziyaret : 863635
  • Online Üye : 0
  • Online Ziyaretçi : 3
  • Toplam Online : 3
  • Üye Sayısı : 2
  • Son Üye : Mehmet Özer
  • Toplam Sayfa : 143

 

Created by Web Engine 2.0.1, Copyright © 2007-2017

valid xhtml 1.0 strict valid section 508 valid css 2.0