Türkçe English

 

Omuz Omuza

 

MEHMET DEĞİL HEME'YDİ, UZUN DEĞİL DİREJ'Dİ...

TEMEL DEMİRER

"Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır parantez (...)

Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

Ne varsa orda."[1]

1953 yılında Urfa Siverek'te doğan Mehmet Uzun, 1976'da çıkarılan Kürtçe-Türkçe Rizgarî Dergisi'nin yazı işleri müdürlüğünü birkaç ay sürdürdü, kesinleşen iki yıllık cezası üzerine 1977 yılında İsveç'e giderek uzun yıllar sürgün hayatı yaşadı.

El kapılarındaki sürgünlük ardından, 13 Temmuz 2006'da topraklarına döndü...

Diyarbakır'a dönüşünde "Bütün dünyaya duyurun. Ne Boston'daki hastane, ne de İsveç'teki, artık dünyamda yok. Bundan böyle Diyarbakır var. Varsa yoksa Diyarbakır. Zaten Diyarbakır'ın gönlümde hep ayrı bir yeri vardı. Edebiyatımda da, yazdıklarımda da bu böyleydi. İşte şimdi yine sizlerle beraber Diyarbakır'dayım. Toprağımdayım," diye haykırıyordu...

Diyarbakır'a geldiği zaman "on günlük ömrü var" denildi. Coğrafyasının havası ve sevenleri onun ömrünü iki yıl daha uzattı; ancak mide kanseri...

1985 yılında romanlarını Kürtçe yazmaya başlayan Uzun, denemelerde ise Kürtçe, Türkçe ve İsveç dillerini kullanmayı tercih etti. Uzun'un "yasaklanmış" dilinde kaleme aldığı romanları yirmiyi aşkın dile çevrildi.

Sürgünde öteki Kürtlerle, Suriyeli, Iraklı, İranlı, Kafkaslı Kürt yazarlarla temasa geçti. Ciğerhun, Osman Sabri, Hasan Hişyar, Ruşen Bedirhan, Nurettin Zaza, İbrahim Ahmet, "Kürt milli marşının yazarı" olarak belirttiği İranlı bir Kürt olan Hejar...

Daha çok 1920'lerde, özellikle Şeyh Said İsyanı sonrasında Türkiye'den Suriye'ye göç etmiş, Latin harfleriyle yazan Kürt edebiyatçılarıyla tanışma, öğrenme dönemi...

Özetle O, yasak bir dilin edebiyatını yaratma kavgası verdi.

"Berxwedan Jiyane/ Yaşamak Direnmektir" şiarını ebedileştirdi.[2] Kürtçe yazmakta, Kürtçeyi güçlü bir edebiyat dili hâline getirmekte direnmesiyle; Kürt diline ruhunu veren Kürt halkının mücadelesinden, trajedisinden, acı ve özlemlerinden süzdüğü romanlarıyla, Yaşar Kemal'in deyişiyle "Kürtçenin mutluluğu" oldu.

Öncesinde eserler üretmiş, yazmış Cigerxwin'de, Ahmedê Xani'de, Fegiye Teyran'da, Evdalê Zeynike'de, Musa Anter'de, Yaşar Kemal'de olanı büyüterek geliştirdi...

Düşüncenin sıra dışı hâliydi ama; ne yazık ki adı yanlışlıkla "Mehmed" yerine, hep "Mehmet" yazılan bir yazardı...

Kendine dair "Yasak bir dilin yazarıyım..." derdi...

Evet inkâr edilen bir halkın yazarıydı O...

İnkar karşısında sözcüklerin gücüne sarılan Mehmet Uzun, bir denemesinde şunu diyordu: "Yaşamımda tüm bunlara tümüyle yabancı olan başka bir dile, Türkçe'ye ait bir dünya başladı. O zamanlar büyüklerimden şunu öğrendim; eğer başarılı olmak istiyorsan Türkçe'yi ve Türkçe'ye ait dünyayı çok iyi öğreneceksin. Okullarda okunması ve yazılması yasaklanmış ve kamu yaşamının tümüyle dışına itilmiş Kürtçe'yle herhangi bir geleceğin olmaz. Varsa yoksa resmi dil, resmi yaşam. Türkçe, biraz daha Türkçe. Resmi tarih, resmi değerler, resmi edebiyat, resmi marşlar, nutuklar, destanlar, resmi sözcükler... Artık Türkçe düşünmek, Türkçe kendini ifade etmek, Türkçe duymak. O çocukluğa, o köye ait olan herşeyi artık küçümsemek, hor görmek, unutmak... Bunun nasıl vahşi ve gaddar bir asimilasyon süreci olduğunu çok sonraları anladım."

"Ödül" ile "ceza" onun içindi; 2001'de Türkiye Yayıncılar Birliği'nin ‘Düşünce ve İfade Özürlüğü' ödülünü alırken; yine 2001'de ‘Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık' romanı ve ‘Nar Çiçekleri' denemesiyle ilgili olarak yargılandığı üzere...

"Nıviskarê me" yani "Bizim yazarımız"dı...

Sürülmüştü... Ve sürgünde de diline tutunmuştu...

‘Ruhun Gökkuşağı' başlıklı yapıtında şunları haykırıyordu:

26 Ağustos 1977 yılında, hayatımın ikinci bölümünü oluşturan sürgün yaşamına ilk adımımı attım. Sahte bir İsveç vizesi mührü taşıyan, sahte bir Tunus pasaportuyla, bin bir güçlükle elde edilmiş, sadece gidişi olan bir İsveç Stockholm biletiyle, Şam'dan hâlâ da nasıl aştığıma şaşırdığım çeşitli polis ve pasaport kontrol noktalarıyla dolu Frankfurt hava alanındaki aktarmadan sonra, berrak ve serin bir akşamüstü Stockholm'ün Arlanda hava alanına ulaştım.

Aynı gün, sahte pasaportumu uzatarak Türkiyeli Kürt olduğumu ve iltica etmek istediğimi anlatmaya çalıştığım polisler tarafından tıkıldığım Arlanda'daki polis odasında çok şeyi geride bıraktığımı ve çok farklı bir ülkeye geldiğimi anladım; her şeyiyle bir bilinmeyen yabancı hâline geldim ve dilimi, kimliğimi, geçmişimi, çevremi, beni ben yapan özelliklerimi kaybettim ve yeni kimliğim yabancı sıfatıyla isimsiz, tarihsiz, anlamsız, yardıma muhtaç birisi hâline geldim.

Sürgüne dayatılan isimsiz, tarihsiz, anlamsız, yardıma muhtaç bu kimliksizlik Mehmet Uzun tarafından "Bireyin ve milletlerin ruhudur, haysiyetidir, onurudur" diye nitelendirdiği diline ve dolayısıyla halkına sarılarak aşıldı."

Ve 11 Kasım 2007 günü, mide kanseri tedavisi gördüğü Diyarbakır'da saat 11.00 sıralarında ayrıldı aramızdan; F. Nietzsche'in, "Uçurumları sevenin kanatları olmalı," sözüne gönderme yaparcasına...

Mahşeri bir kalabalık uğurladı Onu; Montesquieu'nun, "Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir," sözlerini doğrularcasına...

"KENDİNE DAİR"

O'nu anlatmaya çalışırken, sözü "kendine dair" kelimelere bırakmak en doğrusudur...

* "İsmim Mehmed. soyadım Uzun. Doğum tarihim 01.01.1953. Herkes beni böyle biliyor... Ama bunların hiçbiri gerçek değil; ismim, Mehmed değil, Soyadım, Uzun değil, Doğum tarihim bu rakamlar değil. Mehmed Uzun ne yazık ki, dünya edebiyatında sıkça görülen, özellikle totaliter rejimlerin baskı, yasak ve sansürlerinden kendilerini korumak için yazar ve aydınların ister istemez başvurdukları türden bir müstear isim de değil...

Bu tür müstear isimlere öteden beri alışkınım, doğduğum ve büyüdüğüm yörelerde herkesin birden fazla hayatı vardı ve bu hayatların birçoğu gizliydi. Gizli hayatların da kendine özgü kodları, isimleri vardı; neredeyse tüm Kürt yazarların ismi takmaydı... Ama Mehmed Uzun, böyle bir isim değil. Mehmed Uzun, aynı zamanda benim de, ancak ben'i esir almış bir ben.

Esas ismim yasak olduğu için Mehmed oldum. Esas soyadım yasak olduğu için Uzun oldum. Bir insan olarak hiçbir değerim olmadığı, sadece ehlileştirilmesi gereken bir sürünün mensubu olarak görüldüğüm için de, en rahat şekliyle, künyeme 1.1.1953 yazıldı....

Önadım Mehmed, dedemin ismi Heme'den geliyor... Heme, Meme, doğduğum yörelerde gündelik yaşamda en çok kullanılan isimlerden. Ama bu isim resmi hayatta yasak; bu ismi alamazsınız, bu isimle nüfus kaydı yaptıramazsınız, bu isimle hiçbir resmi kuruma başvuramazsınız...

Soyadım Uzun'a gelince, bu da yine dedemden geliyor... Biro dedemin dedesinin ismi. Direj de onun lakabı, yani uzun. Biroye Direj, yani Uzun Biro. ama yine isimlere ilişkin yasalara göre hem biro ‘Türk örf ve adetlerine' uygun değil hem de direj Kürtçe olduğu için yasak. Bu nedenle resmi kurumlar tarafından Biro tamamıyla atılıyor, Direj de Türkçe'siyle uzun hâline getiriliyor. Bir hafızanın yok oluşu çoğu zaman böylesine dikkat çekmeyen küçük değişikliklerle gerçekleşiyor işte..."

Evet, Mehmet değil Heme'ydi, Uzun değil Direj'di ama sadece bunları demek bile yürek istiyordu...

* "İnsanın anadiliyle bağını koparmak, insanlık suçudur, vahşettir. Hapiste, mahkemede, Kürtçe diye bir dil yok, Kürt yok! derlerdi. Çok kırılırdım. Güçsüz hissederdim kendimi...

"Siverek'te ilkokulun birinci günü bir tokat yedim, bugün bile aklımdan çıkmaz. Okul bahçesinde sıraya girmeye çalışırken aramızda Kürtçe konuşuyorduk. Bir tokat attı İstanbullu yedek subay öğretmen, Türkçe konuş diye. Ama Türkçe bilmiyordum ki...

"Bir tokatla tanıştım Türkçeyle. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Eğitim dilinin, kültür dilinin Türkçe olması, Kürtçeyle bağımı kopardı. Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, kişiliğini zedeliyor, gelişimini engelliyor. Bence bu Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük yanlışlarından biriydi...

"Altı kardeştik. Kürtçe'yle bağımız kopmasın diye babam bize Kürtçe şarkılar söylerdi evimizde. Aile bir ikilem içindeydi. Bir yandan çocuklarının okumasını istiyorlardı. Onlardan esirgenmiş bir şeydi bu. Ama öbür yandan da kendi kültürümüze, dilimize olan bağlılık nasıl devam edecek diye kara kara düşünüyorlardı...

"Tutuklandım, Kürtçülükten. 18 yaşındaydım. Duvarlara yazılar yazılmıştı Siverek'te. 28 kişi birlikte Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne gönderildik. Kürtçe'yle ilk ciddi tanışmam böyle oldu. Herkes vardı hapishanede. Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Emin Bozaslan, Musa Anter, Ferit Uzun... 3 Mart 1972'de tutuklandım. Hem Kürt aydınları, öğrencileri vardı hapiste, hem de Kürt köylüleri ve Kürt ağaları, beyleri, yani eşraftan insanlar vardı, Barzani'ye yardım etmekten dolayı tutuklanan... Aydınlar Türkçe konuşurlardı, eşraf da Kürtçe... Deng Bejler de vardı bizimle içeri atılan... Her lehçeden, yani Kurmanci, Sorani, Zazaca, her lehçeyi konuşan Kürtler vardı. Kürtçe'nin zenginliğini hapiste böyle tanıdım ilk kez... Sonraki sürgün yıllarımda Kürtçe roman dilimi geliştirmeye başlayınca, Kurmanci'nin başka ağızlarıyla da temasa geldim..

"Hapishanelerde, mahkemelerde Kürtçe'ye çok hakaret ediliyordu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde askeri savcılar, ‘Kürtçe diye bir dil yok!' dedikçe, çok kırılıyordum. Kürtçe'nin zengin bir dil olduğunu, eski bir dil olduğunu, modern metinlerin de Kürtçe'yle yazılabileceğini söylemek, göstermek istiyordum..."[3]

Demesi kolay! Ama bir de yaşayana sor: Ana dili gasbedilmişti...

* "Benim yazarlığım farklıdır, ben farklı bir yazarım. Benim konumumu öteki yazarlarla karıştırmamak lazım. Türkiye'de benim durumumda olan bir tek yazar bile yoktur. Ben yasak bir dilde yazıyorum. Ve bu benim yazdığım her türlü sözcüğe yansıyor. Ben o ruh hâliyle yazıyorum. Ben bu dili 18 yaşında cezaevinde öğrendim. Musa Anter bana öğretti. Ve bin bir güçlükle bir edebiyat dili kurdum.

"Bir yazarın sahip olması gereken, yazarlığın sürdürülebilmesi için zorunlu olan hiçbir şeye sahip olmayan biriyim. Ne benim devletim oldu, ne kütüphanelerim, ne üniversitelerim, ne iletişim kanallarım, medyam oldu ne de okuyucularım. Bütün bunları yaratmak gerekiyordu.

"Bir Türk yazarı ‘ben roman yazacağım' dediğinde kurulmuş bir dil var, o dilin olgunlaşmış bir edebiyat dünyası var. Medyası, üniversitesi, okuru, bir derneği, binlerce kitap, binlerce yazar, binlerce edebi ses var. Yapması gereken tek şey kendine ait bir ses. Ben bunların hepsinden mahrumum.

"Ama ben kendimi herkesten fazla güçlü de hissediyorum. Bunun nedeni de benim okuyucum. Ben okuyucumu çok seviyorum. Onu çok takdir ediyorum, ona çok saygı gösteriyorum.

"Ben, ruhu zedelenmiş, sesi kısılmış, kendisini ifade etmekte çok güçlük çeken insanların yazarıyım. Onlarda da bana karşı çok büyük bir coşku görüyorum. Dünyada hiçbir yazarın buna nasip olacağını zannetmiyorum.

"Dünyanın en mutlu yazarı benim, artık ölsem de gam yemem..."

Varolmanın belasını göze almışlığıyla "güçlüydü", "rahattı"...

* Ocak 2007'de, rahatsızlığı nedeniyle katılamadığı Türkiye Barışını Arıyor Konferansı'na gönderdiği konuşma metninde şöyle diyordu:

"Barış, insanlığın yarattığı en önemli, en erdemli eserdir. Ölümsüz birey yoktur ama bireyler tarafından yaratılan ölümsüz eserler ve bu eserlerin tümünden oluşan ölümsüz insanlar vardır. Bunu Gılgamış'tan bu yana hep biliyoruz. Barış sadece ölümsüz bir eser değil, insan aklının yarattığı en önemli erdemli iştir de. Çünkü barış, harikulade bir insani metamorfozdur (değişimdir). Barış, ben dediğimiz şeyin öteki hâline gelmesidir; öteyi anlamak onunla eşit ilişki kurmaktır. Barış, insanoğluna en çok yakışan erdemleri kendi içinde barındıran yepyeni bir kültür, bir terbiyedir...

Bir ulus-devlet olarak Türkiye de hızlı bir yol ayrımına doğru gidiyor: Ya demokratikleşecek ve bir insan hakları, özgürlükler ülkesi hâline gelecek ya da zaten durmadan pompalanan militarizmi ve ultra milliyetçiliği düstur kabul edip, büyük felaketlere yol açacağı belli yeni serüvenlere girişecek..."

* Ve Şubat 2007'de İstanbul'da kendi edebiyatı üzerine düzenlenen konferansta dedikleri de şöyleydi:

"Ben mahkeme salonlarına alışkınım. Böyle salonlara alışkın değilim. Benim kitaplarımla ilgili daha önceki tüm konuşmalarım ‘mahkeme salonları'nda oldu. Bugün yazarlığım başka bir açıdan tartışılıyor. İlk kez böyle bilimsel mekânlarda kitaplarım, yazdıklarım tartışılıyor. Bu ilk olsun ama son olmasın. Yazdıkları nedeniyle mahkeme önlerinde ‘yargılananlar' bilimsel olarak değerlendirildikleri zaman hem onlar, hem de üniversite kendi ‘öz kimliğine' kavuşur..."

"NIVİSKARÊ ME/ BİZİM YAZARIMIZ"

"Yasaklar, yokluklar, cehalet ve acılar içinde yaşamaya mahkûm edilmiş bir halkın içinden çıkan Mehmet Uzun kendi çabalarıyla kendisini var eden bir değerdi,"[4] derdi Onun hakkında Tarık Ziya Ekinci...

Denilebilir ki Orhan Miroğlu'nun, "Uzun'un romanı, unutulmuş ve yeterince bilinmeyen kültürleri keşfetmenin ve kendi kökleriyle buluşmanın romanıdır. Onun anlatılarında, belki de zamana hep direnecek ve zamana asla yenik düşmeyecek olan tek şey, yazarın hemen her kitabında okuyucuyu sarıp sarmalayan o hüzündür. Ortak bir toplumsal belleğin tanıdığı zulümlerden, acılardan ve tufanlardan damıtılmış o ölümcül, o kahredici hüzün,"[5] diye betimlediği yazarlığıyla Onun yarattıkları, Kürt yazı dilinin önemli bir kilometre taşıdır...

Bu yolun geçmişi elbet bin yıl öncesine gider ve bunu aşar. Modern yazı dilinin yaratıcılarının ise 1930'lu yıllarda Suriye'de çıkarılan Hawar Dergisi'nin yönetmeni Celadet Bedirhan ve kardeşi Kamuran Bedirhan olduğunu herkes bilir. Özellikle Celadet Bedirhan Latin harfleriyle çağdaş Kürt alfabesini ve Kürt gramerini hazırladı, Kürt edebiyatı için bir hazine değerinde olan Hawar'ı yönetti ve değerli eserler bıraktı.

Yeni kuşaklara da örnek olan son derece akıcı, güzel bir Kürtçe'si vardı. Hawar'da ayrıca, Cigerxwin gibi büyük bir ozan, Nurettin Zaza gibi bir nesir ustası, ürünleriyle modern Kürt yazı dilinin oluşmasında önemli pay sahibidirler.

Kürt romanına gelince, Uzun doğmadan önce eserlerini vermiş ve dört değerli roman yazmış olan Sovyet Kürt yazarlarından Ereb Şemo geliyor. Onun otobiyografik romanı ‘Şivanê Kurd/ Kürt Çoban' yıllar önce Rusça, Fransızca ve başka dillerde yayınlanmıştı. 1978 yılında ise Özgürlük Yolu Yayınları arasında Türkçe çevirisiyle birlikte İstanbul'da basıldı. Daha sonra diğer romanları, ‘Dimdim', ‘Jîyana Bextewar/ Mutlu Yaşam' ve ‘Hopo' da Latince olarak yayınlandılar.

Kürtçe'nin bir edebiyat dili olması için yaptığı çalışmalarla tanınan Mehmed Uzun aynı zamanda "modern Kürt romanının" önde gelen isimlerinden sayılıyor.

Yaşar Kemal'in, "Sadece Anadolu dillerini değil, dünya kültürü ve edebiyatını özümseyip dünyaya açılmış bir yazar" değerlendirmesi yaptığı ve uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği de yapan Mehmed Uzun için A. Ömer Türkeş'in şu tespiti de Onu anlamak açısından kilit önemdedir: "Kürt dilinde yazması modern Kürt edebiyatının inşa çalışmalarına bir katkıdır"...

UZUN'UN YAPITLARI

ROMANLAR: Tu (Sen) 1985... Mirina Kalekî Rind (Yaşlı Bir Rind'in Ölümü) 1987... Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde) 1989... Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê (Evdalê Zeynikê'nin Günlerinden Bir Gün) 1991... Bîra Qederê (Kader Kuyusu) 1995... Ronî Mîna Evînê-Tarî Mîna Mirinê (Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık) 1998... Dicle'nin Sesi I - Hawara Dîcleyê (Dicle'nin Yakarışı) 2002... Diclenin Sesi II - Dicle'nin Sürgünleri... 2003...

DENEME, İNCELEME VE SÖYLEŞİLER: Destpêka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatına Giriş) İnceleme-1992... Hêz û Bedewiya Pênûsê (Kalemin Gücü ve Görkemi) Deneme-1993... Mirina Egîdekî (Bir Yiğidin Destanı) Destan/Ağıt-1993... Världen i Sverige (Tüm Dünya İsveç'te) Edebiyat Antolojisi... (M. Grive ile birlikte)-1995... Antolojiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyat Antolojisi) 1995... Nar Çiçekleri Deneme-1996; Ziman û Roman (Dil ve Roman) Söyleşiler-1997... Bir Dil Yaratmak -Söyleşiler-1997... Dengbêjlerim -Deneme-1998... Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler -Deneme-2002...

Hakkındaki olumsuz "sözler"den;[6] Le Figaro Gazetesi'nde 27 Ağustos 2005 günü yayınlanan "250 kişilik ölüm listesi" söylentilerine dek (ki O, "Kimseden tehdit almadım, diyordu"![7]) bir çok tartışmanın eksenine oturtulmak istense de; Onun temel işlevi Doğan Hızlan'ın, "Kürtçe'nin bir edebiyat dili olmasını sağladı,"[8] saptamasında ifadesini bulur...

Ayrıca Zülfü Livaneli'nin işaret ettiklerini de: "İnsan ‘yerli' olmayı, köklerinden kopmamayı daha çok yurt dışında iken öğrenir ya, Uzun'un da aklının ucundan geçmiyor Batıyı taklit etmek. Tam tersine soğuk kuzey akşamlarında yazı masasına oturup toprağının sesini dinliyor. Onun satırları bizi köklerimize geri götürüyor...

Uzun'un roman dünyasını çok önemsiyorum çünkü bu dünya bize geçmişimizi anlatıyor. Bizi unutulmuş kültürlerin tarihsel labirentlerinde gezdirirken, nasıl bir kültür zenginliği ve çeşitliliği üzerinde yaşadığımızı bir kez daha hatırlatıyor hepimize...

Mezopotamya'nın şairi Uzun, bir yandan doğup büyüdüğü coğrafyada kültürel sürekliliği sağlarken diğer yandan kültürlerarası diyaloga katkıda bulunuyor. Mehmet Uzun sayesinde hem dünya hem de Türkiye, Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın zengin kültürel birikimi ile tanışıyor..."[9]

"SONUÇ (MU)"

Ve nihayet Yaşar Kemal'in deyişiyle, "Kürtçe'nin mutluluğu oldu" dediği Mehmed Uzun'u on binler uğurladı..

Amed halkı, O'nu son yolculuğuna gözyaşları ve "şehid namirin" sloganları arasında uğurlandı..

Bu onun hakkıydı; çünkü O, yasak bir dilin edebiyatçısı ya da modern dengbejiydi...

Ve nihayet O, sadece Kürtlerin değil, tüm ezilmiş halkların ve grupların sesiydi. Acının da hayatımızdan sıyrılıp gideceğini anlattı yıllarca ve öyle yaşadı. Bulgaristan'daki Türklerin haklarını da, Mezopotamya topraklarının haklarını da savundu. Evrenseldi, bütünleyici, kucaklayıcıydı ve hâlâ da öyle...

"Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'in beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup, ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş' desin..." diyen Martin Luther King'in işaret ettiği en iyilerdendi...

Ya da Bernard Shaw'ın, "Ekonomistlerin savurganlığa ve düzensizliğe, estetlerin çirkinlik ve iğrençliğe, hukukçuların adaletsizliğe, hekimlerin hastalığa, ermişlerin ise yedi büyük günaha karşı tepkileri olmalıdır..." betimlemesindeki ermişlerdendi...

Ve nihayet Ahmet Telli'nin, "Hatıralarımı Yazma" dizelerindeki çığlıktı:

"Yine bir duman çöktü sokağa kent tutuştu

Bütün sığınaklarda seni arıyorum nerdesin

Aklıma dökülen hatıralar hattında bir yangın

Bir yaylım ateşi başlıyor, Nevruz diyor birileri

Dün bir demirciydim ufku eritirdim durmadan

Bugünse ateş altındayım..."

N O T L A R

[1] Behçet Necatigil.

[2] Şeyhmus Diken'in ifadesiyle, "Hastane odasında Dağkapı Meydanı'na ve binlerce yıllık surların Roma döneminden kalma Dağkapı Burcu'na her gün, her saat, her an bakarken sürekli çok sevdiği bir sözü yüksek sesle dillendiriyordu, dillendirdiği için de tam karşısındaki duvara yazdırıp astırmıştı: ‘Berxwedan Jîyane'..."

[3] www.milliyet.com.tr, 17.11.2006.

[4] Tarık Ziya Ekinci, "Büyük Kürt Yazarı Mehmet Uzun'un Anısı İçin", Bianet.

[5] Orhan Miroğlu, "...‘Nıviskare Me': Mehmed Uzun", Radikal, 11 Haziran 2006

[6] Hüseyin Azad, "Mehmet Uzun Vakası", Dengê Kurdistan, psk@kurdistan.nu, 2005.

[7] Hakkı Devrim, "Mehmet Uzun'la Tanışmalıyız", Radikal, 30 Ağustos 2005.

[8] Hürriyet, 29 Ağustos 2005.

[9] Zülfü Livaneli, "Ölümün Karanlığını Aşkın Aydınlığıyla Yenmek", Vatan, 12 Ekim 2007.

 

İçerik Notları

Görüntüleme:3194

Ekleyen: Mehmet Özer || Eklenme Tarihi:20/04/2008 17:14

Düzenleyen: || Düzenleme Tarihi:

Puan:

Galeriden Seçmeler

galeri

Faydalı Linkler

Üye Panel



Site Araçları

Site İstatistikleri

  • Toplam Ziyaret : 630157
  • Online Üye : 0
  • Online Ziyaretçi : 3
  • Toplam Online : 3
  • Üye Sayısı : 2
  • Son Üye : Mehmet Özer
  • Toplam Sayfa : 143

 

Created by Web Engine 2.0.1, Copyright © 2007-2017

valid xhtml 1.0 strict valid section 508 valid css 2.0