Türkçe English

 

ÇİRKİN KRAL 2

 

BİZİM "ÇİRKİN KRAL"[1]

TEMEL DEMİRER

"Ben komünist propaganda yapmıyorum diyemem.

Başarabilirsem gerçek bir komünist olabilirim."[2]

"Türkiye sinemasının yiğit neferlerinden Onat Kutlar'ın (1936-1995) deyişiyle ‘Acılarla zorluklarla dolu çetin YOL'ların adamı Yılmaz Pütün veya herkesçe bilinen adıyla, onlarca yıl Türkiye insanının gönlüne ‘Çirkin Kral' namıyla taht kurmuş Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984'te Paris'te yaşamını noktaladığında 47 yaşındaydı."[3]

Müslim Çelik'in, "Çikin Kıyal" başlıklı dizelerinde; "uçuşun kuşlar zincirler hâlinde/ mavi kanatlarınız -yırtılan ipek sesiyle-/ sarmış parıltısını kan pıhtılar/ güneş bir bardak suyla elinde/ orda ipleri çeken göğün geçmişi/ karanlık yıldızları oynatıyordur şimdi/ düşünüyorum da, ne yapsam edemem/ boşluk yağıyor ölüm sonsuzluğun aksi/ dedi nar kırılan kirpiğimin gecesiyle/ vurup şafağın boynunu, kanını akıttılar/ dedim kaç umut'a sığdırdı acıları ölümsüzdür/ dedi ateşin açığa çıkaracağı sır bu/ ötüşür kuşlar zincir lir hâlinde/ kıral özgür, gül koklatılır gömülür," diye betimlediği "Yılmaz Güney'i tanıyan herkesin ortak kanaati şuydu: O bir sinema âşığıydı. O bir sinema dehasıydı. İşine olan saygısını, ciddiyetini ve aşırı titizliğini kabul etmeyen yoktu..."[4]

Ve Tuncel Kurtiz'in ifadesiyle, "Hiç kimse Yılmaz'ın yerini dolduramaz! Çünkü Yılmaz, Yılmaz Güney'dir! Kendisidir!"[5]

Ayşe Emel Mesci'nin, "Sinemamızın şairidir," dediği O; "Yalnızca yönetmen olarak değil, oyuncu olarak da şiiri olan adamdır benim için. Filmin ve karakterin adına bakın, ‘Çirkin Kral', işte kendini hiçleştirmenin umarsız ironisi, bir şairden başka kim yapabilir bunu?"[6]

Bizim "Çirkin Kral", "Her şeyden önce yüreğini işine koyan adamdı Yılmaz Güney. Yönetmenliğini yaptığı filmlerde senaryocu, yapımcı ve oyuncu olarak da çalışan Güney, genelde sürekliliği olan bir hikâyeden ve kafasındaki görüntülerden yola çıkar, senaryosunu da film çekimi süresince yazardı. Senaryo vermediği oyuncuları da tam anlamıyla kesinleşip belirginleşmemiş rollerini çekimde yaşamaya başlarlardı. Daha iyi verim alabilmek için çekim dışında da ekibiyle birlikte takılmaya bakan Güney, gerçeklerden kopmamak uğruna masabaşı hazırlıklarına boşverip dünyaya açık olmayı yeğlerdi genelde. Kamera hareketlerini sınırlı tutar, göz alıcı zoom'lara, travelling'lere pek rağbet etmezdi.

Oyuncularıyla ilişkilerinde, filmdeki ruh hâlini yansıtmaya çalışır, istediği ifadeyi alana kadar üsteler, gerekirse çekimi yeni baştan alırdı. Pek tanınmamış oyuncularla çalışmayı yeğleyen Yılmaz Güney, her yeni filminde kendini aşmayı ilke edinmiş, sürekli kendini geliştiren, etkileyici ve yol açıcı, yürekli ve önemli bir sinemacı, tutarlı ve çok yönlü, hem aydınlıkçı, hem de karamsar bir yaratıcıydı özetle.

Onat Kutlar'ın sözleriyle noktalarsak: ‘Adana'nın Yenice kasabasından, hem gülümseyen, hem hırçın, hem isyancı yüzüyle çıkıp acılarla zorluklarla dolu çetin yollardan geçerek Paris'e ulaşan Yılmaz Güney'in yaşamı, onurlu bir direncin tarihidir'..."[7]

* * * * *

Adana'nın Yenice Köyü'nde 1937 yılında dünyaya gelen Yılmaz Pütün'ün (Güney), 13 yaşındayken okuduğu "Pal Sokağı Çocukları" kitabı ve kitabın kahramanı "Nemeçek" adlı çocuk ile köyde hızlı koşan, şiir yazıp şiir okuyan Yakup adlı kişiden etkilenerek hikâye ve şiire yöneldiği belirtiliyor.

Lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinemaya daha yakın olabilmek için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bırakır ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne yazılır. İstanbul İktisat Fakültesi'nde geldiğinde Atıf Yılmaz'la tanışır ve yönetmenin 1958'de çektiği ‘Bu Vatanın Çocukları'nda oyunculuğa adım atar. Aynı zamanda filmin senaryo çalışmalarına katılıp, Yılmaz'a asistanlık yapar. Çeşitli denemelerde yazmaktadır artık, bazı öykü ve yazıları dergilerde yayımlandı.

O; sinema tarihinde, özgün yaklaşımıyla özel yere sahip olan devrimci sosyalist bir sanatçıydı ve bu serüvenine dair şunları diyordu: "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya"

1956'da Onüç Dergisi'ne yazdığı ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi' adındaki öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1960'ta bir buçuk yıl hapse, altı ay sürgüne mahkûm oldu.

Öyküden ceza almasına neden olan paragraf şöyleydi: "İğrenerek baktı -iyice iğrenememişti-.Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle ‘Siz böylesiniz işte' dedi. En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş -seyircilerin durumlarını da görmek istiyordu- ben bir işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi? İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim-söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu-. Ah domuzlar sizi. Bir gün hepinizin topunuzu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman."

İlk kez hapse giren Yılmaz Güney, hayatının muhakemesini yapar, kendini yeniler ve düşünsel yapısını geliştirir. Kendisine bir misyon biçer, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yapar.

Konya sürgününden sonra 1963'te senaryosunu yazdığı ve başrolünü oynadığı ‘İkisi de Cesurdu' adlı filmle dikkatleri topladı. Ardından Tunç Başaran'ın yönettiği ‘On Korkusuz Adam' ve Koçero'yla Çirkin Kral lakabını aldı. Bu filmde hiç konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırır. Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı hâlde, Yılmaz Güney'in göründüğü sahnelerde sinema salonları inler. Böylece Yılmaz Güney bir mitos hâline gelmeye başlar ve senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev alır.

Bu konuda şunları diyordu: "Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır."

Duygu Sağıroğlu'nun 1965'te yönettiği ‘Ben Öldükçe Yaşarım'da, 1966'da Lütfi Akad'ın ‘Hudutların Kanunu'nda ve ‘Kurbanlık Katil'inde son derece doğal, unutulmaz karakterler çizdi. İlk yönettiği film ‘At, Avrat, Silah'tı...

Seyyit Han, Toprağın Gelini ve Hudutların Kanunu filmleriyle ilk işaretlerini veren sürecin sonunda beklenen çıkış Umut filmi ile yaşanacak, Türk sinemasında yer yerinden oynayacaktı. Umut, Yılmaz Güney'in baş yapıtlarından biridir. Ayrıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve Endişe takip eder...

"1970'lerde toplumsal gerçekçi filmler yaptı, ‘Umut'la Türk sinemasında dönem açtı, ‘Baba'yla melodram sinemasının en düzeyli örneklerinden birini verdi. 1972 yılında THKP-C örgütüne yardım ettiği gerekçesiyle mahkûm oldu. İki yıl cezaevinde yattıktan sonra 1974'teki genel afla özgürlüğüne kavuştu. Hapishanede öyküler, romanlar yazdı. ‘Boynu Bükük Öldüler'le Orhan Kemal Roman Ödülü'nü aldı. 1974'te ‘Endişe' yi çekmek için gittiği Adana'nın Yumurtalık ilçesinde yöre hâkimi Safa Mutlu'yu bir tartışma sonucu öldürdü ve 24 yıla hüküm giydi. Bu ikinci hapishane yıllarında en olgun senaryoları sayılabilecek Sürü, Düşman ve Yol, Zeki Ökten ve Şerif Gören tarafından filme çekildi.

Sekiz yıl hapis yattıktan sonra 1981'de bayram izni sırasında yurtdışına kaçtı. 12 Eylül darbesinin ardından filmleri toplatıldı, isminden dahi söz edilmesi yasaklandı. Yurtdışına kaçırdığı, Şerif Gören'in yönettiği ‘Yol'la Cannes Film Festivali'nde ‘Altın Palmiye' yi Costa Gavras'ın ‘Kayıp' filmiyle paylaştı. 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı..."[8]

* * * * *

"Düşünmeden hiçbir insanın herhangi birşey yapabilmesine imkân yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum," diyen Güney; 1983'te hapishanede yaşananlarını anlattığı Duvar (Le Mur) filminden sonra 9 Eylül 1984'te, "Üzerime Komünarların yorganını örtün diyerek," hayata gözlerini kapar...

Özetin özeti; "Eylemler, yürüyüşler, kampanyalar, gözaltı, tutukluluk, açlık grevleri ve firarla geçen siyasal yaşamıyla ilgili olarak Yılmaz Güney, ‘Ben komünist propaganda yapmıyorum diyemem. Başarabilirsem gerçek bir komünist olabilirim,' diye konuşuyor. İlk hücreyi 1961 yılında 24 yaşında tanıyan Güney, bir sanatçı olarak en çok imzayı hayranlarına değil sürgünde bulunduğu ve her akşam uğramak zorunda olduğu karakolda polise verdiğini söylüyordu..."[9]

"Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar ve rüzgârlar gibi. Ben, bazı yakın arkadaşlarımızın aracılığıyla hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım, her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da. Öyle hissediyorum ki, insanlar yaşadıkça, hüzün, sevgi, keder, çeşitli biçimlerde var olmaya devam edecek. Çünkü, farkında olsun ya da olmasın, sevgi, hüzün ve kederi, sadece insan bir arada taşıyabilir," diyen Yılmaz Güney,[10] sosyalist aydın kimliğinin sorumluluğunu taşımış ve bedelini ödemekten kaçınmamıştır.

* * * * *

Son bir şey daha: J. Paul Sartre'ın, "Çabası, egemen sınıfça suç sayılan..." olarak tanımladığı aydın[11] deyince Yılmaz Güney'i anımsamamak mümkün değildir!

Bilindiği gibi "Descartes'a göre aydın olmak, beyindeki tüm verileri masaya yatırmak, eleştirisini yaptıktan ve yanlışları ayıkladıktan sonra doğrularla yola devam etmektir; durumu özümsemek, gerçeklerin farkına varmak, nesnel olguları dile getirmek, karanlığı kovmak, özgürleşmektir.

Aydın olmak, soygun ve sömürünün farkına varmak, buna karşı tavır almaktır. Aydın olmak, aynı zamanda Sokrat gibi egemenlere meydan okumak, Pir Sultan Abdal gibi zulme karşı çıkmak, hak ve özgürlükleri savunmaktır.

Aydın olmak, yasaların, toplumun uygulayabileceği yaptırımlardan kaygı ve korkuya kapılmadan, objektif görüş ve düşünceleri açıkça ortaya koyabilmek, dogmaları sorgulayabilmektir. Dogmaların denizinde boğulmadan; akıl, bilim ve deneyi ön plana geçirmektir.

Aydın olmak, yaşanılan çağa ve topluma karşı sorumluluk duymak, bunun için bedel ödemeye hazır olmak, gerektiğinde mayın tarlalarına girmeyi göze almaktır.

Aydın olmak, zalimlerle varlık içinde onursuzca yaşamayı değil, mazlumun yanında olup yarını kurtarmak için şerefli ve onurlu bir ölümü tercih etmektir. (...)

Doğaları gereği muhalif olan o dönemin aydınları, aktif duruşlarıyla topluma karşı sorumluluk bilinciyle davrandılar. İnsanlara rasyonel düşünmeyi öğrettiler. Copernicus ve Galileo Galilei çağına değin Güneş'in Dünya çevresinde döndüğüne inanan tüm insanlara, ‘yanılmaz' denilen tanrının yanıldığını kanıtladılar. 1894 yılında Roma'da Bruno'nun yakıldığı yerde heykelinin dikilmesini sağladılar. Fakat insanlığın gelişim ve dönüşümü uğruna verilen kavgaya kanlarını katan, sosyal değişimlerin gerçek üreticisi olan aydınlar, çoğu kez israf edilen ekonomik değerler gibi güç sahipleri tarafından harcandılar. Örneğin filozof Demokritos, Abdere'den; diğer bir filozof olan Herakleitos, Efes'ten sürüldüler.

Tarihi bir deha olarak bilinen Sokrat'ın yaşamına, baldıran zehri içirmek suretiyle son verdiler. Yahudi din adamları, tanrıtanımazlıkla suçladıkları Spinoza'yı taş yağmuruna tutarak öldürmeye kalkıştılar. Dünya'nın yuvarlak olduğunu ve Güneş'in çevresinde döndüğünü söyleyen Galileo Galilei'yi, tövbe etmeye mecbur ettiler. Descartes'ı, Fransa'yı terk ederek 20 sene Hollanda'da yaşamak zorunda bıraktılar..."[12]

Ve nihayet Yaşar Kemal'in, "Türkiye'nin bütün felaketi, tabansız ve kemiksiz aydınlardan çıkıyor. Bunu bilmeliyiz, o aydınların üstüne de yürümeliyiz" dediği[13] koordinatlarda Bizim "Çirkin Kıral", daima anımsanıp-anımsatılmalıdır...

Yılmaz Güney, taraflı-militan-angaje (sosyalist) bir aydındı ve bu özelliğiyle de O;

Bishop Cumberland'in, "Yıpranmak, paslanmaktan iyidir..."

Mahatma Gandi'nin, "Haksızlığa sapıp bütün insanların seninle beraber olmasını sağlamaktansa, adaletle hareket edip tek başına kalmak daha iyidir..."

Bir Fransız Atasözü'nün, "Hayatın en büyük tehlikesi tehlikesiz yaşamaktır..."

Seneca'nın, "Hayat bir öyküye benzer, önemli yanı eserin uzun olması değil iyi olmasıdır..."

Confucius'ün, "Soylu insan, hak ve adaleti her şeyin üstünde tutar..."

R. Hull'un, "Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler..."

Anton Çehov'un, "Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir..."

Albert Camus'nün, "Sanat hem bir coşma, hem de bir yadsıma işidir..."

Goethe'nin, "Yetenek, sükunet içinde ortaya çıkar... Karakter ise dünyanın fırtınaları içinde..."

William James'ın, "Deha, gerçekte alışılmamış şekilde görmekten başka bir şey değildir..."

 Hacı Bektaş Veli'nin, "Benim Kâbem insandır..."

Oscar Wilde: "Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım..." sözleriyle betimlenilmesi mümkün olan insani bir isyandı...

1 Şubat 2005 19:32:38, Ankara.



[1] Damar Dergisi, No:174, Eylül 2005.

[2] Yılmaz Güney, aktaran: Turhan Feyizoğlu, Bir Çirkin Kral, Ozan Yay., 2004.

[3] Uğur Hüküm, "Yılmaz Ağabey'in ‘Yol'u", Cumhuriyet, 19 Eylül 2004, s.10.

[4] Mahmut Taşdiken, "Yılmaz Güney Tartışmasına Katkı", Radikal, 3 Şubat 2000, s.9.

[5] Tuncel Kurtiz, "Yılmaz Güney'i Anlatıyor", Güney Dergisi, No:31, Ocak-Şubat-Mart 2005, s.14.

[6] Haydar Ergülen, "Yılmaz Güney Şiiri...", Radikal, 15 Eylül 2004, s.21.

[7] Sungu Çapan, "Yılmaz Güney Öleli 20 Yıl Olmuş!: Efsane Devam Ediyor...", Cumhuriyet, 9 Eylül 2004, s.15.

[8] "Yaşar Gibi Oynadı, Oynar Gibi Yaşadı: Sinema İçin Doğmuştu", Cumhuriyet, 9 Eylül 2004, s.15.

[9] "Bir Çirkin Kral", Cumhuriyet, 9 Haziran 2004, s.7.

[10] Bkz: Mehmet Akkaya, "Ona Çirkin Kral Derlerdi...", Evrensel Pazar, 12 Eylül 2004, s.3; Necati Sönmez, "Yılmaz Güney: Bir Ömre Sığmayan Hayaller", Siyasi Gazete, Yıl:2, No:9, Nisan-Mayıs 2004, s.27; Ufuk Gelsin, "Yılmaz Güney'in Doğum Günü Vesilesiyle...", Güney Dergisi, No:28, Nisan-Mayıs-Haziran 2004, s.14-15; "Gerçeklerin Araştırıcısı, Yazanı, Yöneteni; Yılmaz Güney", Odak Dergisi, No:2004-09 (SN:13), 8 Eylül 2004, s.30; Atilla Taş, "Bir Alageyik Bozlağı-Güney'in Yılmaz Kalemi", Evrensel Kültür Dergisi, No:153, Eylül 2004, s.25-26; Tamer Uysal, "Yılmaz Güney Sineması ve Umut", Güney Dergisi, No:31, Ocak-Şubat-Mart 2005, s.20-22; "Sanatı Devrimci Kavgayla Birleştiren Sanatçı", Halkın Birliği, Yıl:1, No:15, 15 Eylül 2004, s.22-23; "Halkın Savaşçısı Yılmaz Güney Ölümsüzdür", İşçi-Köylü, Yıl:1, No:2004-5, 24 Eylül-7 Ekim 2004, s.13; "Üşüyorum Komünarların Battaniyesini Üstüme Örtün", İşçi-Köylü, Yıl:1, No:2004-4, 10-23 Eylül 2004, s.14; Mehmet Basutçu, "Yılmaz Güney Paris'te Anılıyor", Radikal, 28 Eylül 2004, s.20; "Yılmaz Güney ve Salpa'ya Dair", Devrimci Demokrasi, Yıl:2, No:49, 16-30 Eylül 2004, s.13; "Yılmaz Güney'in Anısını Yaşatalım", Devrimci Demokrasi, Yıl:2, No:48, 1-16 Eylül 2004, s.12; "Adana'dan Paris'e Yılmaz Güney", Evrensel, 11 Eylül 2004, s.13; "Güney Antalya'da da Unutulmadı", Evrensel, 11 Eylül 2004, s.13.

[11] Aydın konusunda bkz: Vecdi Erbay, "Aydın", Ülkede Özgür Gündem, 17 Ocak 2005, s.13; Veysel Çamlıbel, "... ‘Halkın Dostu' Aydın Olabilmek", Sosyalist Mezopotamya, No:9, Ocak 2005, s.43-45; Ahmet Yıldız, Kertenkeleler ve Edebiyat, 2'inci baskı, 2004, ("Samir Amin'le ‘Günümüzün Entelektüel Modalarının' Eleştirisi...", s.150-161.); Kemal Gündüzalp, "Entelektüel Kimlik ve İki Yazar", Damar Dergisi, No:166, Ocak 2005, s.61-62; Attilâ İlhan, "En Vahimi ‘Aydın Yabancılaşması'!", Cumhuriyet, 28 Ocak 2005, s.20; Bilgin Aksel, "Aydınlar, Ah Aydınlar", Atılım Gazetesi, Yıl:2, No:2005-4 (38), 22 Ocak 2005, s.9.

[12] Şemsettin Orhan, "Amigolaşan Aydıncıklarımız...", Cumhuriyet, 12 Ocak 2005, s.2.

[13] "Yaşar Kemal: Bizi Dönekler Çürüttü", Radikal, 15 Ocak 2005, s.8.

 

İçerik Notları

Görüntüleme:2312

Ekleyen: Mehmet Özer || Eklenme Tarihi:28/01/2008 11:22

Düzenleyen: || Düzenleme Tarihi:

Puan:

Galeriden Seçmeler

galeri

Faydalı Linkler

Üye Panel



Site Araçları

Site İstatistikleri

  • Toplam Ziyaret : 712812
  • Online Üye : 0
  • Online Ziyaretçi : 35
  • Toplam Online : 35
  • Üye Sayısı : 2
  • Son Üye : Mehmet Özer
  • Toplam Sayfa : 143

 

Created by Web Engine 2.0.1, Copyright © 2007-2017

valid xhtml 1.0 strict valid section 508 valid css 2.0