Türkçe English

 

ÇİRKİN KRAL 3

 

KÖTÜ ETTİN, N'OLDU SANA NİHAT GARDAŞ? (YA DA BİZİM YILMAZ İÇİN)

TEMEL DEMİRER

Yılmaz Güney'i "tanımam". ya da uzağındaki herkes kadar "tanırım". Onu, topu topu üç kere gördüm. İlki, 70'li yıllarda, Ankara'daki bir film galasında... Film, ‘Umutsuzlar' mıydı, yoksa ‘Endişe' miydi? Onu hatırlayamıyorum. Galada unutamadığım, Yılmaz Güney'i ikinci görüşüm, 12 Eylül karanlıklarının yurtdışına yansıyan boğucu karamsarlığı içinde, ülkedeki mücadele ile dayanışmaya yönelik toplantıya denk düştü... Paris'in Mutualite Salonunda, ‘iğne atsan yere düşmüyordu'. Yılmaz sahneye çıktı. Kendinden emindi. Herkesi ferahlatan sakin içtenliğiyle, öfkelerimizi dile getirdi. Yine gülümsüyordu... Üçüncü ve sonuncu görüşüm, Paris'in Bastille meydanından başlayan ve Avrupa Parlamentosu'nun bulunduğu Strasbourg'a yönelen ‘uzun yürüyüş'ün güzergâhında... Yıl 82 mi, yoksa 83 müydü? Yine anımsayamıyorum. Yılmaz'ı son gördüğümde, Yılmaz hastaydı. Ama yine de gülümsüyordu...

Pratik bir alışverişim olmayan Yılmaz Güney'le ilgili "anılar"ım yok. Bunu ne eksilik ne de fazlalık olarak nitelemedim ve nitelemiyorum. O, benim için, vazgeçmeyen/boyun eğmeyen bir mücadele adamıdır. Halk kahramanıdır. Sosyalisttir, sürgündaşımdır... Yılmaz Güney, gülümseyerek, sol yumruğunu havadan indirmeyen bir mücadele adamı ve halk kahramanıdır.

Büyük çoğunluğu seyrettiğim, içinde "beğenip/beğenmediklerim"inde olduğu filmlere imzasını atan Yılmaz Güney; aynı zamanda, bir sinema ustasıydı. Yazardı. Politikacıydı. İçimizden, en iyilerinden biriydi... Yurtdışında, 12 Eylül askeri cuntasının ‘teşhir ve tecrit'i için hepimizden ve herkesten çok şey yapan Yılmaz Güney, (daha sonra hedefi saptırılmış ve politik içeriği de boşaltılmış) ‘Paris Kürt Enstitüsü'nün kurucularındandı... Kim ne derse desin, sürgünlüğünü ‘mutad' kısırlıklara kodlamayan Yılmaz Güney, yaşamının sürgün kesitini de topraklarından ve gerçeğinden sürgün olmadan velüt kılabilen, ender isimlerden biridir...

Ben, siyasi/ideolojik görüşlerini paylaşmadığım Yılmaz Güney'i, bizim tarafın, bir diğer Nâzım Hikmet'i olarak niteledim. Nâzım önce komünist'ti, sonra da komünist bir şair... Tıpkı Yılmaz'ın, önce sosyalist, sonra da ‘Çirkin Kral' diye anılan bir sinemacı olması gibi...

Yılmaz, mücadeleci karizmatik kişiliğiyle kitlelere malolmuş bir efsaneydi. Bu yanıyla, bizim Mahir'e, Deniz'e ve İbo'ya benzerdi. Kapitalist düzenin kutsal emanetleri olan resmi ideolojiye ve tabulara karşı mücadelesiyle, (eksikli/fazlalı...) bir başkaldırıydı... Özgürleşme arayışıydı. Sanatı ve sanatçı kimliği, sınıfsız/sömürüsüz dünya yolunda ezilenler için çekilmiş bir silahtı ve silahının namlusuna mermi sürülmüştü....

Eşi Fatoş Güney'in, hep ileri çıkarmak istediği yanıyla Yılmaz Güney'in esas özelliği; bir sinema dehası ya da sanatçı olması değildi. Fatoş'un (ve kurduğu vakıfın) bu konuda eksikli bir yanılgı içinde olduğu kanısındayım. Yılmaz efsanesini "ehlileştirerek", düzen açısından kabul edilebilir, zararsız bir "anı"ya dönüştürmek isteyenlere; Yılmaz'ın, kendi görüşlerini anımsatıp geçiyorum:"Tarihi görevlerimi biliyordum. Ülkemin bağımsızlık ve demokrasi savaşımında, demokratik halk iktidarı savaşımında, emperyalist sömürü ve baskıya karşı, onların yerli işbirlikçilerine karşı, proletaryanın devrimci mücadelesi içinde, etkin bir biçimde, gücüm yeterse en ön saflarda yer alırım. Bu toplum tarafından günümüz koşullarında bana verilen bir görevdi.(...) Safım açık ve bellidir; Emekçi yoksul halkımın safında, bilimsel sosyalizme inanan sosyalizmin acemi bir sanatçısıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde yer almaya çalışacağım. bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım. Hak yolunda, halk için ölüm en şerefli ölümdür.(...) Benim anladığım sanat, sınıf mücadelesinin en ihmal edilemez silahlarından birisidir.(...) Gerçek devrimci sanatçı, memleketin ekonomik durumuyla yakından ilgilenendir. Kendisini bunun dışında gördüğü an sanatçı niteliğini yitirir. Bir sanatçı eylemin dışında olduğu zaman eski devirlerin sanatçısı olur. Yazar bozar, o kadar."(Yılmaz Güney)

* * * * *

70'li yılların hemen öncesinde ve sonrasında yaşanan başkaldırıda, büyük emeği (alınteri ve göz nuru olan) bizim Yılmaz konusunda, elbette, yazılacak/çizilecek ve söylenecek çok şey var. Efsaneleşmiş popüler bir eylem adamı olarak, Komünarlar'ın yorganını örtünen o, hâlâ yaşayan ve savaşan bir gerçek...

Onu, yakİnen "tanımayan" ya da herkes kadar "tanıyan" biri olarak Yılmaz'a dair "alınıp/satılacak" anılarım yok. Dedim ya, onu uzağından sadece üç kere gördüm. Filmlerini seyrettim. Kitaplarını, yazılarını okudum. Büyük bir aşkla bağlandığı mücadelesine, azmine derin bir saygı ve sempati duydum... Bunun için bir kitabımı (öldükten sonra) onun anısına adadım. Yılmaz'ın üzerine Kömünarlar'ın yorganını örtmeye giden, binlerce insanın arasında yer aldım. Anıt mezarının yapılması için kurulan Komite'deki beş kişiden biri oldum. Zenit salonunda gerçekleştiirlen görkemli toplantının örgütlenmesinde, Komite üyesi olarak üzerime düşenleri yapmaya gayret ettim. Anıt mezarın yapılabilmesi için gerçekleştirilen kapsamlı etkinliklerin mali hesabını tuttum. Fatoş Güney, Kazım, N., M., Y. ile, Paris kapsamındaki bu etkinliklerin ve Anıt mezar gelir/giderlerinin hesabını, yazılı olarak devrimci-demokratik kamuoyuna verdik... Yılmaz'ın Anıt mezarı bir özlem olmaktan çıkıp, gerçeğe dönüştürüldü...

Bir çokları gibi ben de, Yılmaz için mütevazi ölçekli "yaptıklarımız"ı, Yılmaz'a olan büyük borcumuzun, ufacık/önemsiz bir "taksit"i olarak gördük... Söz konusu süreçte, Yılmaz'ın yakınındaki insanları tanımak şansına sahip oldum. Hepsinden, çeşitli vesilelerle, anılarındaki Yılmaz Güney'i dinledim... Farklı nakiller içinde şaşırtıcı olan, hepsinin (içine yoğun öznelliklerini kattığı ve kendileriyle "gerekçe"lendirdiği!) kendi "Yılmaz Güney"lerini anlatmalıklarıydı....

Şimdi bir soru sorup, kendimce yanıtlıyorum: Yılmaz Güney gerçeği, "anılar"a müracaat edip, anılara kodlanarak nitelenebilir mi? Ben "Hayır" diyenlerdenim... "Evet" diyenlerin ise, oldukça sorumsuz ve hoyrat davrandığını düşünüyorum... Bu bağlamda, Sezai Sarıoğlu'nun, Nihat Berham'ın ‘Milliyet' gazetesinde yayınlanan yazı dizisi konusunda kaleme aldığı görüşlerini paylaşıyorum...

"Kim ne derse desin biz aynı zamanda bir "hatıralar" toplumuyuz. Yaşadığımız iklimin, coğrafyanın toplumsal dokusunda, sosyolojik ve psikolojik örgüsünde bir tür "vakünüvistlik" vardır. Doğaldır ki, destancılık ve vakanüvistlik, okuryazar bir toplum olduğumuz da düşünüldüğünde "hatıralara" dayanan bir tarzla da icra edilir. Tarih bilincinin ve arşiv geleneğinin yeterince gelişediği toplumlarda böyle bir öğrenme biçimi işlevsel de olabiliyor.

Güney'in ölümünün sözcüğün insani ve gayri insanı anlamıyla bir "hatıra furyası" başlattığı bir gerçek. "Güney imajının" giderek en yakın arkadaşları tarafından "şairane bir edayla" kirletildiği ise negatif bir gerçek. Muhalif bir sanatçının, dahası sosyalist bir insanın yani "Bizim Güney"in anılarının, fotoğraflarının, "özel hâllerinin" burjuva medyasında mezata çıkıp pazarlanması düşündürücü. Dahası Milliyet Gazetesi'nde, Zeynep Oral'ın yayına hazırladığı ve Nihat Behram'ın aktardığı, "Firarından ölümüne Yılmaz Güney'in Sırları" isimli yazı dizisinin Güney'in ölüm yıldönümünün arifesinde yayınlanması traji-komik bir durum. Güney konusunda bir "ibret-i siyaset" tarzının devreye sokulmasını bu fiilin failinin tarihe nasıl açıklayacağı, daha doğrusu "gerekçeli karar" yerine "gerekçeli zarar" yazacağı ise bir başka sorun...

Yılmaz Güney yaşadığı sürece ve ölümünden sonra Türkiye sanat tarihi ve siyasal mücadeleler tarihi içinde unutulmaz bir figür olarak yer aldı. Bunun nedenlerinden birisi Güney'i de ortaya çıkaran tarihsel koşullar ise, diğeri de bizzat Güney'in sanatçı ve politik kişiliğinin "nevi şahsına münhasır" olması yani özel bir tarihsel kişilik sergilemesidir.

Karizmatik kişiliği, popülerliği yakalama becerisi, yerleşik davranışlar karşısında negatif ve/veya pozitif aykırılıkları, aşkları, arkadaşlıkları bütünü içinde Güney "bir görünüp bir yok olmayan" tipoloji olarak tarihte yer aldı. Bu popülerlik zaman zaman Güney'in aleyhine de olmuş ve girişte vurguladığımız gibi "rol icabı arkadaşları" tarafından onun üzerinde geleceğe yatırım olarak da ele alınmıştır.

Evet, Güney bir mitolojik kişiliktir, elit vicdanında da sıradan halkın vicdanında da ayrı noktalardan efsaneleşmiştir. Bu efsaneleşmenin negatif ve pozitif kutbundan söz edilebilir. Negatif olan yan bu efsane fursayı içinde Güney'in bir kich'e dönüştürülmesidir. Bu durum halka ait olmanın ötesinde, onun sıradanlaştırılması, sözcüğün negatif anlamında popüler kültüre ve o dolayımla sisteme ve egemen kültüre eklemlenmesidir.

Tarihte reel bir "bize ait mitos" olarak daha büyük ve özel bir "biz" içinde de aykırı ama belirtik bir özne olarak yer alması ise onun gerek sanat, gerekse de politik serüveninde resmiyetin ötesinde bir karşı dil, karşı pratik oluşturması ile ilgilidir.

Sanat eleştirmenleri çoğu kez Güney'i değerlendirirken onun sanatsal etkinliğini, politik serüveninden ayırmakta, hatta muhalif bir sanatçı oluşunu unutturmak için, onu bir tür estetizme hapsetmektedirler. Oysa Güney, başkaldıran bir öznedir ve bu başkaldırı, düz bir sinema estetiğinin sınırlarına hapsedilmeyecek kadar önemlidir. Onun başkaldırısı, bir dünya görüşü içinde tanımlanmıştı.

Bir yanıyla da Güney gerçeği, bir bakıma 68 ile beraber öykünülen Latin Amerika efsane figürünün bizim özgülümüzde yeniden üretilmesidir. Destan ve efsane geleneğinin, gizemli bir mitolojik figürün belli ton olarak var olduğu bir iklimde Güney, 68'lerde daha çok esen özgürlük rüzgarının ve Latin esintilerinin itelediği önemli bir gerçekliktir.

"Kahramanlar zamanında ölmeli" diye bir söz vardır. Güney'in ölümü bir bakıma zamansız bir ölüm. Dahası şaşırtan bir ölüm...

Onun kişiliğinde şaşırma hep vardı/vardır. Kendisinin kadrosu olan ve binlerce sinema sempatizanının gözünde hep "esas kahraman" olan Güney'in ölümüyle işin içine duygular, tarih, arşiv, anılar girdi. Ancak daha da önemlisi, tarih ve arkadaşlıklar, hatıralar böylesi dönemlerde yeniden tarihin sınavına çekilir oldu. Onun güzelliklerini yaşatmayı iş edinen muhalif sanat ve siyaset erbabı, onunla ilgili yapılan çirkinliklere de karşı koymalılar. Çünkü "çirkinlik"te ona yakışıyordu... Güney'in "Gölge etmeyin başka çirlinlik istemez" dediğini duyar gibiyim... Duyuyor musunuz?"[1]

* * * * *

Sezai'nin, "Hatıra alınır, hatıra satılır, veresiyemiz yoktur" isimli yazısındaki görüşlerini tümüyle paylaşıyorum... Eline, kalemine, beynine sağlık Sezai...

Yılmaz Güney'in "mürit"i değilim. Sezai'nin de öyle olmadığını düşünüyorum. Kaldı ki, Yılmaz Güney'in de "mürit"lere hiç ihtiyacı olmadığı kanısındayım...

Zeynep Oral'ın içi rahat olsun, yok etmek ya da putlaştırmak..."[2] kaygan zeminin, sahte ikilemlerinden çok uzaktayız... Zeynep Oral'ın, "başta sanatçı dehası (...) sonra politik kimliğiyle sunmak haksızlığına maruz bıraktığı, bizim Yılmaz'ın sergilenmesinde "orta yol" araması; olgun ifadesini ‘Milliyet'te bulan, "Mehmetçik Basın"ın Bab-ı Ali (pardon... Adi!) patentli operasyonlarından biridir. Ve Yılmaz Güney'i, eski bir arkadaşının silahıyla vurup, "yok etmeyi" hedeflemektedir. Tıpkı geçmişteki örneğiyle, Zekeriya Serter'in Nâzım'ı "anlatması" gibi... Nâzım, Zekeriya Sertel'e, bir şey karşılığı "anlattırılmıştı"... Şimdi, Yılmaz, Nihat Berham'a ne karşılığı anlattırılıyor?

Bu soru ortada... Yılmaz'ı, "yayına hazırladığı" Nihat'ın "anı"larında bir distopya (ters-ütopya) yazarı gibi "sunan" Zeynep Oral ve "Mehmetçik Basın"ın kalesi ‘Milliyet' gazetesi; Nihat'a, ne ödemiştir ya da neyi ödeyeceğini taahhüt etmiştir? "Yılmaz Güney bir insan"dır vitrini ardında, nakli "anılar"a sığınarak, Yılmaz Güney'in sözde "zaafları"nı, "kişiliğinin en olumsuz yanları"nı, "tüm ilişki ve çelişki"lerini hamaratça sergileyen (üçüncü sınıf distopya yazarı) Zeynep Oral; "putlaştırılmaması" adına "yok etmek" istediği Yılmaz Güney'in Nihat Berham imzalı "anı"larına ne ödemiştir? Bunu öğrenmek, herkesi gibi benim de hakkımdır...

Bu soruya yanıt veremeyen Zeynep Oral'ın, "insan Yılmaz Güney" hakkında, "Yenicami traşı çekmeye" hakkı yoktur. Hem bakın, Oktay Akbal bile ,"ilgililerin dikkatine"[3] diye, "sürgündeki şairin (Nihat Berham'ın-yn) seslenişine..." kulak kesildi; (şaşırtıcı olmayan!) bir "hassasiyet" örneği sergiledi...

Burada duruyorum... Zeynep Oral, beni/bizi yanıtlar mı bilemiyorum? Ama yanıtlaması gerektiğini düşünüyorum... Ha, bir Türk atasözünün "anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az" diyerek, betimlemek istediği durumlarda; Çinliler de, "dinlemeleri gerekenler söyleneni anlar, anlamaları gerekenler dinlemez" derlermiş...

                                                            * * * * *

Ve Nihat Behram...

Nihat Behram'ı "tanımam". Topu topu iki kez gördüm. İlki Zenit'te düzenlenen Yılmaz Güney gecesinin öncesi ve sonrasında; ikincisi ise Ayşe Emel Mesci'nin, Paris'teki ‘Mustafa Suphi Destan'ının galasında. Bir de, çok eskilerde Nihat ile, ‘Kürdistan Press'in farklı sayfalarında yazılarımız yayınlandı... Nihat, kitaplarını ve şiirlerini ağız tadıyla okuduğum muhalif yazar/şair kardeşimdi... Değerli bir kalemdi...

Yeri geldi, üzüntümle ifade edeyim: Nihat'ın "anılar"ını, Zeynep Oral'ın "düzenlemesi" ile Milliyet'e yayınlatmasını, ("mürit" olmayan biri olarak!) Nihat'a yakıştıramadım... Ülkemizde, çok etkin olmasa da muhalif yayın organları vardır. Tirajları, belki de 2 bin ila 15 bin arasındaki "esamesi okunmayan" düzeyde seyretmektedir. Ama bu yayın organları bizimdir, bizim gerçeğimizin parçalarıdır. Eğer, bizim Yılmaz'ın "anıları" yayınlanacaksa, oralarda, bizim olan onlardan birinde ve ‘Milliyet'çi Zeynep Oral'sız yayınlanmalıydı... Değil mi Nihat GARDAŞ?

Nihat'ın "anılar"ından, YIlmaz Güney'in hangi koşullarda ‘GARDAŞ' dediğini öğrendim.. Bu nedenle "anılar"ını Zeynep Oral'a "emanet" eden, bizim Nihat Behram olamaz... Olsa olsa, Nihat GARDAŞ olur... Bizim Nihat, ‘Hayatı Tutuşturan Acılar'la, ‘Ayışığında Yana Yana' ‘Dövüşe Dövüşe Yürünecek' diyen; ‘Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit' ve ‘Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar'ın kavga adamıydı... Ben, bizim Nihat'ı, bizim Yılmaz kadar sevdim... Nihat ve Yılmaz gibi kavga adamlarına sahip olmaklığımızla yüreklendim... Sahi, Nihat GARDAŞ n'oldu sana?

Bu soruyu sorarken, Zeynep'in "yayına hazırladığı" diziyi okurken çektiğim acılarla tanışıyorum yine... N'aptın Niht GARDAŞ? Yılmaz'ı, elbette yazmalıydın. Buna kimin itirazı olabilir? Bilirim, beraberlikte eleştiri, sevgide bağlanmış şiddet gerekir. Hiçbir insan, bir başkasını olduğu gibi kabul edemez, "put"laştıramaz... Seven, bağlanan eleştirir. Çünkü sevgi ve bağlanmak, güçlü bir eleştirel duygu/düşünce derinliğidir. Derinliğin içinde, değişme ve değiştirme kaçınılmazdır. Ama "abartmamak", "çarpıtmamak", "yanıt veremeycek olanı yargılamamak" kayıtıyla... Sevip, bağlanılana (gerekliyse...) kendimize rağmen hassas davranarak...

Mustafa Suphi'lerle başlayan komünist hareketinin tarihini, "anılar"dan "öğrenmek" zorunda kalan kuşaktanım... Sen de öyle... Nihat. Bize, "anılar"la "öğretilmeye" kalkışılan "söylenceler", bize nasıl da aptalca gelmiş ve Aclan Sayılgan'lara, ne kadar da çok "spekülatif malzeme" sunmuştu anımsıyorsun değil mi Nihat GARDAŞ...

Yılmaz'ı yazmak hakkındı... Ancak, daha alçak gönüllü ve dikkatli davranabilirdin... Yazı dizisinde böyle davranmadım. Kötü yaptın... "Yaptığın" bana , Epiktotsh'un şu sözlerini anımsattı:"İnsanlar kendilerine genellikle çok yüksek değerler biçerler. Sen de sadece bir değerlendirme hatası içindesin. Hayatında daima başarabileceğini değil, başarmak istediğini düşündün. Olabileceğini değil, olması istediğini aradın. Onun için senin yanılgın, hakikatin yenilgisi demek değildir. Yenilen sadece senin ölçüsüzlüğün ve delatetindir." (Epiktotsh).

Kuşkusuz, insanın içinde yaşadığı gerçekliğe ilişkin görüşleri, eleştirileri ve değer yargıları vardır, olacaktır.. Ama bunlar, yaşanmışı "yargılayan", "tek yanlı sunulara emanet eden" ve "gerçeklikle/yaşanmışla iplerini kopartan" yanılgıların ürünleri olmamalıydı...

Yazı dizisinde "madur taraf" olarak; kendini, "abartılı" biçimde öne çıkarmışsın... Buna hakkın olmadığını düşünüyorum. "Şevkat ve acımasızlığın, iyilik ve nankörlüğün, mertlik ve yalanın, ilkellik ve üstün yeteneğin içiçe olduğu bir kişilik..." olarak "tanımladığın" Yılmaz'ın, yazı dizinde öne çıkan özelliği (maalesef!) "kendini zirveye taşıyabilecek ilişkileri bulabilen ve "çölü geçtiği develeri, düzde atlara göz kırpmadan kurban edebilen" bir karakter..." olarak sunulmuş... Yani (belki de Zeynep'in "katkı"larıyla!) "acımasız, nankör, yalancı, ilkel" ve Makyavelist bir Yılmaz "profili" öne çıkartılmış.

Örnek mi? Doğru, yalan... Anlattığına göre (kanıtı/tanığı yok tabii!) Yılmaz sana "beni 200 bin dolar karşılığı Hürriyet Gazetesi'ne ihbar et" diyor?! Sen de reddediyorsun... Yılmaz, böyle bir teklifte bulundu mu? Eğer bulunduysa ve sen de reddettiysen, neden başkasına yaptırmadı? Bana bu "hikaye"nin iç örgüsü, çok zayıf geliyor... Sen de, Yılmaz ile arandaki "gerginliğin" milatını bu olaya (pardon "hikaye"ye) bağlıyorsun.. Afedersin, ama pek inandırıcı değil..

Sonra, Yılmaz'ın, "tek adam olma tutkusu"ndan ve "Behram-Güney beraberliği/işbirliği" nitelemesinden "rahatsız" olduğundan söz ediyorsun... Yılmaz Güney, kendi alanında "tek adam"dı. Çevresinde de insanlar vardı. Bu herkesin malumu olan bir gerçekti. Bu gerçe korta yerde ola ola; Yılmaz neden (olmaması gereken biçimde) "tek adam olma tutkusu"yla, Behram ile birlikte "anılmaktan" rahatsız olsun? Eğer işe, öznellikle "kutsanmış" sözde psikolojik "yorumlar" katmayacaksak, bu tür "gerekçe"lerin aslı astarı olmadığını görebiliriz...

Nihat, "kuşkusuz ki, her türlü sanatçıdan (belki çoğunluğundan) alçakgönüllülük beklenemez. Çoğu ünlünün, (babasının kafatasıyla şarap içen Dali örneğinde olduğu gibi) akla hayale gelmedik "saplantıları, özellikleri" de anlaşılmaz değildir! Eğer açık açık söylese, Yılmaz'ın kimi saptantılarını da hoşgörü ile karşılamak mümkündü. Kutsal saydığımız bir takım politik açıklamalarla örtmesi; daha da ötesi, bu saptantısını, insan harcama boyutunda taktiklerle geliştirmesi, yakışık götürmüyordu" diyor... Dali "örneği" ile Yılmaz arasında (dolaylı) paralellik "kurmak", ‘sapla samanı karıştıran' bir hezeyandır... Sonra, Yılmaz'ı, alçakgönüllü olamayan sanatçı çoğunluğuna "dahil etmek"; Yılmaz'ı, daima uzağında durduğu, "egemen sanatçı" tanımı kapsamında irdeleyen haksızlıktan başka ne anlama gelir? Ve insan harcayan" Yılmaz "harcanan" ise Nihat GARDAŞ!

"Kurgu" bana, (özür dilerim ama...) ‘salya sümük' Yeşilçam senaryolarını anımsatıyor... Nihat GARDAŞ'ın "anılar"ındaki, "hızlı yükseliş ve hızlı düşüşün öyküsü"; şu anda Komünarların yorganını örtünüp Pere Lachaise'de yatan Yılmaz Güney'in, kendisine çok "haksızlık" yaptığı saplantısıyla kaleme alınmış olmasın?

Nihat GARDAŞ'a "haksızlık" mı yapılmış? Bir an "tamam" diyelim. Hatta, (doğru ise...) Yaşar Kemal'in, (Yılmaz'a sormadan...) "ayıp ediyor" yargısını da sineye çekelim... Ama, adama sormazlar mı Nihat GARDAŞ; neden, sana Yılmaz'ın yaptığı "haksız"lığın üzerine (sıcağı sıcağına) yürümedin? Ya da "on yıl bekledin"? Yaşar Kemal dedi diye mi? Ama burada da bir sorun var:Yaşar Kemal, söz konusu "haksızlık" hikayesini Yılmaz'la konuşmuş mu, nedeni bir de Yılmaz'dan dinlemiş mi? Bu soruların yanıtını bir de Yaşar Kemal'den almak gerek...

Görüyor musun Nihat GARDAŞ, "mantık zinciri" içinde ilerlediğimizde, "anılar"ının "iddiaları" bir Arap saçına dönüşüyor... Arap saçına dönüşmüş "anılar"ın labirentinde; Yılmaz Güney'e, "kumdan şatolar kuruduruluyor"; "kafalar üzerinde tepeye çıkartılıyor"; ve "Yılmaz, "kumar masasının küçük restleri"nde harcanacak denli "hovarda" davrana gelmişti mirasına. Daha büyük zenginlik tutkusunun, "kumar masası psikolojisi"nde, eldekini de bir anda yok eldiveren özelliği"yle "tanım"lanıyor.

Ne Nihat GARDAŞ'ın, ne de başka bir yazarın "hatıratı"na "dayanarak"; Yılmaz'ı, "böyle" nitelemeye hakkı olmadığını düşünüyorum. Hayır, Yılmaz bir "tabu" olduğu için değil... Şu anda ‘Hayır' deme şansı olmayan (yaşamayan) biri hakkında, bu tür yazın stilini anlamsız bir spekülatiflik olarak değerlendirdiğim için... Yazar sorumluluğu, sadece okuyucuya değil; aynı zamanda, üzerine yazılan özneye karşıda geçerlidir... Yazar sorumluluğu, spekülasyonlardan kaçınan bir ciddiyeti gerekli kılar, kılmalıdır da değil mi Nihat GARDAŞ?

Yine Nihat'ın, "beni anlamıyordu" dediği Yılmaz Güney'i; "acıları yaşamak"la, İdris ve Dündar'a "değerli çakmak armağan etmek" ikilemi arasına "sıkıştırmak" istemesi de; gerçekten, Yılmaz'ı anlayamadığının samimi itirafıdır... Yılmaz'ı, "yaşamı boyunca gülümseyerek el koymuş, gülümseyerek ödemişti bedelini" diyerek tanımlayan Nihat, sosyalist Yılmaz'ın, halk kahramanının; içinden geldiği ilişkiler ağını neden, "kabadayılık" motifini öne çıkartarak vurgulamak ihtiyacını hissediyor?

Sosyalistleri, bu tür malzeme kullanarak irdelemeye kalkarsak; düzenin ve egemenlerin istediği ağızla konuşmuş olmazmıyız? Yılmaz, bir halk kahramanıdır. Kitlelerin yüreğine ve beynine malolmuştur. Tek başına ve herkesledir"... Ölümünün 10. yılında Yılmaz'dan söz ederken, muhalif yazarın sorumluluğu; Yılmaz'ın, "tek başınalığı"nı değil, "herkesle"liğini öne çıkartmaktadır...

Yazar, elbette özgürdür. Ama sorumlulukları ya da net tarafı olmayan "özgürlük"ler yoktur... Özgürlük ve özgürlüklerin kullanımı, kendinden menkul sorumsuzluklara feda edilemez. Amaçsız ya da bir tarafa hizmet etmeyen "genel yazın" yoktur. Her yazı, bir sınıfın değirmenine su taşır. ‘Milliyet' gazetesi ise, kendi değirmenine su taşımayanların buğdayını övütmez...

Paris'e geldiğinde, hemencecik, "acaba bana bir silah?" diyen Yılmaz Güney'in, kendini korumak zorunda olduğu düşmanları vardı... Aslında, Yılmaz'ın katilleri o düşmanlardır... Düşmanları, Yılmaz'ı teslim alamamıştır... Tabiri caiz ise, Yılmaz, sürgünde, elinde silahıyla (kamerasını bir Peşmergenin bazukasını kullandığı maharetle kullanıp...) çatışarak şehit düşmüştür...

Düşmanları, yaşarken teslim alamadıkları Yılmaz Güney'i, efsanevi halk kahramanını, zararsız/ ehlileştirilmiş bir sanatçı olarak, ölümü sonrasında (egemenlerin değirmenine su taşıyan!) "anılar"la övüterek "teslim almaya" çabalamaktadır...

Yılmaz düşmana teslim olmamıştır... Ölümünün ardından da, düşmana "teslim edilmesi"ne göz yumulmamalıdır... Yılmaz bizimdir. Nâzım'da... Onlar, hep bizim tarafta, İstanbul varoşlarından Cudi'nin yücelerine bizimle, bizim tarafta kalıp, isyan ateşini harlı tutan efsanelerimiz olarak yaşatılmalı ve savaştırılmalıdırlar...

* * * * *

Acı çekerek yazmak zorunda kaldığım yazımı, burada "son"luyor ve eklemeden edemiyorum: Kötü ettin, n'oldu sana Nihat GARDAŞ?

18 Eylül 1994, Paris.



[1] Sezai Sarıoğlu, Özgür Ülke, 10 Eylül 1994, s.10, Avr.baskısı.

[2] Zeynep Oral, Milliyet, 8 Eylül 1994, s.12, Avr.baskısı.

[3] Oktay Akbal, Milliyet, 17 Eylül 1994, s.13, Avr.baskısı.

 

İçerik Notları

Görüntüleme:1829

Ekleyen: Mehmet Özer || Eklenme Tarihi:28/01/2008 11:29

Düzenleyen: || Düzenleme Tarihi:

Puan:

Galeriden Seçmeler

galeri

Faydalı Linkler

Üye Panel



Site Araçları

Site İstatistikleri

  • Toplam Ziyaret : 796486
  • Online Üye : 0
  • Online Ziyaretçi : 3
  • Toplam Online : 3
  • Üye Sayısı : 2
  • Son Üye : Mehmet Özer
  • Toplam Sayfa : 143

 

Created by Web Engine 2.0.1, Copyright © 2007-2017

valid xhtml 1.0 strict valid section 508 valid css 2.0