Türkçe English

 

Fotoğrafçı Şair Mehmet ÖZER KONUK YAZAR OYUNBOZAN KÜRT KAVALI ADNAN SATICI

OYUNBOZAN KÜRT KAVALI ADNAN SATICI

 

Oyunbozan Kürt Kavalı

                                                                                                        Şükrü Erbaş

"uzaktır anne. uzaktır kara çocuk. çırılçıplak/ bulutların hamağında uyurken bulduğu süt rengi şiirden/ nasıl olduysa oldu, gün döndü bahçelerde/ gizlice esneyen her dal gibi büyüdüm ben de/ uzadı saçlarım, geriye yattı, alnıma düştü gece/ etimden kurtuldu, kir tuttu tırnaklarım/ tenim buruş buruş ekşidi ılık suda/ aklımı kırıştırdı avuçlarımın içinden/ birbirini keserek geçen çizgiler/ hani on beşime varmadan ölecektim/ diye tanrıya yakaran şiirler yazdığımı/ hatırlıyorsa lekeli kağıt, küt kurşun kalem/ ziyan olmuş demektir içimden kazıdığım salkım/ kesemde biriktirdiğim günler geceler//

 yeis yok! nasılsa öderim demiştim/ birer gece ayırdığım ölüm biçimler/ şimdi birer hayat alacaklı benden/ denedim: tipik ası. jilet. uyku hapları/ denedim: Rus ruleti. açlık. alkol koması/ denedim: bıçağı bileğimde biledim. olmadı/ bekledim: ecel.../ ve daha bir dolu seçenekle randevum varken/ utana sıkıla kolladım ayaktaki gölgemi/ yan yana uzanmış kıpırtısız gölgelerden/ ezdirmedim kimseye.//

beklenmezdi benden bunca korkaklık/ kimdir o hayta; bir zamanlar sersem sepet yerlerde/ ihtirasına söz geçiremeyen alçaktır diyen/ derken... tersine uzarken sözüne bağlı ağaçlar/ duyguların gide gele katılaştığı bodur ormanda/ taşa vurdum baltamı. taş kesildim! taş kesildim'/ kristal bir pıhtıyla tıkandı merhamet/ sarayından kalbime ulanan o kan kordonu/ ah benim elmas annem, köreldim/ köreldim sürtüne sürtüne yoksul ruhlara/ acımaz oldum kendime bile."

 

Bütün bir Adnan Satıcı şiirinde elbette, ama özellikle bu şiirde Adnan'ın ruh aynasını, ruh atlasını bulurum ben. Bir gerçekliği kabul edişle o gerçekliğe katlanamayışın sarkacında salınıp duran, daha doğrusu çırpınıp duran, "bıçağını bileğinde bileyen" bir ruhun derin izlerini... Neleri mi imler bu izler bana: uzak çocukluğun ruhta bıraktığı bir sevgi alacağını; büyümenin soğuk gecelerinden sıcak bir sabah alacağını; insanı emeğiyle ezen bir toplumdan gelecek alacağını; yoksul ruhların cehenneminden özgürlük alacağını; adalet duygusunu yitirmiş zamanlardan eşitlik alacağını; şiirle yatıştırılmaya çalışılan acımasız uyumsuzluktan bir solukluk dinginlik alacağını... O, bir şair tevazusu ile "birer gece ayırdığım ölüm biçimleri/ şimdi benden birer hayat alacaklı" diyor ama kısacık sözünü ettiğim alacaklarının hiçbirini alamadan ayrıldı aramızdan. Dahası, yaşadığı hayatı şiiriyle daha da borçlu kılarak ayrıldı. Dilini acısında biledi. Acısına, bir yaşama onuru olarak tutundu. Acısı ki, çocukluk acısıydı; aşk acısıydı; gerçeklik acısıydı; zaman acısıydı; kültür ve kimlik acısıydı... Yüzlerce biçimi olan bu acıyı hem kendi hayatından, hem toplumun hayatından çıkarıp atamadığı için onu bir ayrıcalık gibi yaşamaya dönüştürdü. Bu acıları yaşama gücüne ve bilincine çevirdi. İşte bu yatışmaz ruhun çırpınışıdır, bütün bir Adnan Satıcı şiirinin gizil gücü...     

"Siz bakmayın aşk boşboğazlığına; zaman'dır bütün çağlarda şiirin yaman sorunsalı" diyor sevgili Adnan, Poetika kitabının başlarında. Bir yıl olmuş. Sevgili Mehmet Özer, bu anmanın haberini verdiğinde, Adnan'ın sözündeki yakıcı doğru, bir tıkanma duygusuyla gitti, "ölenler ölümü bilmez, ölüm kalanlar içindir" sözünün acı doğrusuyla halkalandı, büyüdü, çaresiz düşürdü. Hayata, şiire ve politikaya başladığımız yıllarda sanıyorum hiçbirimiz bir gün, yola birlikte çıktığımız, aynı dertlerle dertlendiğimiz, büyümeyi ve paylaşmayı öğrendiğimiz arkadaşlarımızın ölümlerinden sonra konuşacağımızı düşünmemişizdir. Ölüm, seçtiğimiz yol gereği hepimizin yanı başındaydı, bizim kuşağımızı büyüttü, yetiştirdi ama kalbimizden, aklımızdan, kurduğumuz dünyadan öyle uzaktı ki yine de... İyi zamanlar ki zaten ne kadar olmuştur ömrümüzde, sanırım bizden ölümlerle aldı, alıyor öcünü. Necatigil, Başsağlığı şiirinde, "başsağlığı dilemek/ ölen öldü/ sen yaşa/ küçültmeye benziyor" der. Belki haksız, kötü bir duygu ama ölen bir arkadaşım hakkında konuşmak zorunda kaldığımda bu duyguyla kıvranıyorum. Dokuzuncu Blues'un girişine Catallus'tan bir alıntı yapmıştı Adnan; "yoldaşlar, güzel insanlar/ birlikte çıktık bu uzun yola/ artık ayrı ayrı döneriz eve." Böyle oluyormuş. Yıllar insana bunu da, ölümle birlikte yaşamayı, eve ayrı ayrı dönmeyi de öğretiyormuş.

Evet, daha önce söylediklerimi de kullanarak birkaç söz edeceğim. "Şairler ancak ölerek ihanet edebilir" diyor ya Adnan, madem ihanet edemedik; madem yaşıyoruz, ölen arkadaşlarımız için de yaşıyoruz demektir. Böyle bir sorumluluğumuz var madem; bu akıl yürütmeye tutunarak birkaç söz...                                                                             

1980'lerin başında, ben şiirleri birkaç yıldır yayımlanan bir şair adayı; Adnan, Diyarbakır'dan Gazi Eğitime okumaya gelmiş, dünyanın en olağan, en sıradan olayını bile parmaklarından kirpiklerinden fışkıran bir heyecanla anlatan daha genç bir şair. Bu yoğun heyecan, hiçbir yorgunluğa uğramadan, bıkkınlığa düşmeden, tersine, öfkeyi de yedeğine alarak, ölüme kadar sürdü. Bu, son derece yorucu bir duygusal gerilimdir. İnandığı şeye o kadar katıksız inanırdı ki, böyle bir inancın yarattığı vicdan, bu vicdanın yarattığı heyecan, neredeyse bir cezaya dönerdi. En yakın çevresine bir cezaya dönerdi, ama bilenler bilir, en çok da kendisine bir cezaya dönerdi. Kuşatılmış halkların, bastırılmış kimliklerin, küçük düşürülmüş hayatların, çoğunluğun karşısındaki yalnızlığın, şiddete uğramış özgürlüğün, kabalığın incittiği sevgi ve aşkın, her koşulda ve hiçbir biçimde yatışmaz savunucusuydu. Hayatla kurduğu en temel ilişki bu ideolojik ve etik tutumdu. Bu duruş ve edindiği entelektüel donanım, onun büyük huzursuzluğunun ve uyumsuzluğunun bence en büyük nedeniydi.

Dokuzuncu Blues kitabında, Ray Charles'a söylenmiş şiirinde, "kapıyı açabilirsin Ray -ben geldim/ arkadaşın; oyunbozan Kürt kavalı" der kendisi için. Devam eder: "ben geldim Ray -bilirsin beni/ aklına her geleni söyleyen densizin biriyim/ yepyeni kumaşın üstünde sırıtan yama/ öfke ve aşk kırması -garip şey/ patozdan bozma kalbur/ benim derdim korkularla, korkuları elerim/ hiç senin kötülüğünü ister miyim?"

Evet, Türkçe yazdı şiirini ama o bir Kürt kavalıydı; oyunbozanlık etti, ölümün sırasını bozdu; aklına her geleni söylerdi; yepyeni kumaşta sırıtan yamaydı; öfke ve aşk kırmasıydı; ama ne Ray Charles'ın ne de bir başkasının kötülüğünü isterdi. Derdi, insanı kötürüm eden korkularla olduğu için böyle aşk ve öfke kırmasıydı. "Doğduğu kente on yaşında geri dönen bir çocuk ne yapabilirse onu yaptım. Cahit Sıtkı'dan başka hemşehrim ve arkadaşım yoktu o zamanlar. Arkadaşlarım olsun için yazdım; arkadaşlarım için yazdım başlangıçta. Yazdıkça kazandım, kazandıkça yazdım. Sonra açgözlü bir kumarbaz gibi birer birer yitirdim hepsini." (Poetika) Evet, on yaşında Cahit Sıtkı'dan başka hemşehrisi ve arkadaşı olmayan bu çocuk, bu iyi başlangıcı, yazıyla şiirle, bütün bir Kürt halkını ve Türkçe şiiri hemşehrisi, arkadaşı yapacak bir genişliğe ulaştırmayı başarmıştır. Bu sözün son cümlesine dikkat çekmek istiyorum: açgözlü bir kumarbaz gibi bütün arkadaşlarını/ kazandıklarını birer birer yitirmek sözüne... Bu sözün ölüm gibi, ideolojik-etik-siyasi olarak yolların ayrılması gibi göndermeleri de olabilir ama asıl kastının, Adnan'ın yukarda söylemeye çalıştığım gergin ruh halinden kaynaklı kopuşlar olduğunu düşünüyorum... Ben bu cümlede incittiği arkadaşları için bir özür, öfkesi için bir hayıflanma, şiirden bir medet umma görürüm. Çiçek Pasajı'nda küfelik olduktan sonra, yediği üç-beş midye karşılığı Mardinli midyeciye para yerine yeni şiir dosyasını vermeye kalkan bir insan başka nasıl yaşayabilirdi ki... Yapar ve üzülürdü, yapar ve üzülürdü; ama pişman olmazdı.   

 Necatigil, Şairler şiirini şöyle bitirir: "Ne biter / Ne kalır geçmiş kitaplarda / Ölümden sonra da / Söyleriz."  Evet, Adnan ölümden sonra da söyleyecek sözü olan, bir başka ifadeyle sözü ölümden sonra da çınlayıp duran, duracak olan bir avuç insandan birisiydi.  Yalnız oğlunu ve kızını değil, iki kenti de öksüz bıraktı: Diyarbakır'ı ve Ankara'yı...

Adnan, benim sadece şiir değil, türkü ve fıkra dostumdu. Birlikte olduğumuz her etkinlikten, her eylemden sonra bir yerlerde oturmuşsak, söz kaçınılmaz olarak ve neredeyse hemen türkülere ve fıkralara gelirdi. Benim türkü dağarcığım daha genişti ama onun sesi çok güzeldi. Fıkra konusunda hangimiz ağır basardık emin değilim. Sanıyorum, toplumun yaşadığı ve yarattığı sağırlık şizofrenisinden şiirle, türküyle, fıkrayla korunmaya çalışıyorduk. Hangi dinleti, söyleşi olursa olsun, denk getirir şu şiirimi isterdi benden; izin verirseniz onunla bitireyim sözümü:

SONUÇ?

Şimdi ben bunca şiiri/ Yazdım da ayrılıklar mı bitti./ Kim eşiğinden çıktı da dışarı/

Ben yalnızım, bunaldım/ Ne olur bir ses/ Diye birini ünledi./  Herkes kendi yüzünün hapsinde/ Gülüyor başkasının kusuruna/ Lunapark aynalarında/ Tükeniş kılıktan kılığa giriyor.

Şimdi ben bunca şiiri/ Yazdım da ülke mi düzeldi./ Artık evlerde vuruyorlar çocukları/

Babaların alkışları arasında./ Özgür, dilediğini düşünmekte herkes/ Ancak ışık vermeden/

Yakacaksın mumunu!/ Devletin bekası için/ Karakollar değilse de/ Dayaklar şeffaf oldu.

Şimdi ben bunca şiiri/ Yazdım da yoksulluk mu bitti./ Bir kıyısız zenginliğin büyüsünde/

Koca bir halk küçüldükçe küçüldü./ Bilet bacak fal/ Bilet bacak fal/ İki reklâm arasında bol hayal.../ Kurtardı gemisini bu siste birileri/ Varılan kıyılarda eyvah/ Eyvah ki deniz bitti...

 

İçerik Notları

Görüntüleme:2160

Ekleyen: Mehmet Özer || Eklenme Tarihi:31/01/2008 21

Düzenleyen: || Düzenleme Tarihi:

Puan:

Galeriden Seçmeler

galeri

Faydalı Linkler

Üye Panel



Site Araçları

Site İstatistikleri

  • Toplam Ziyaret : 712812
  • Online Üye : 0
  • Online Ziyaretçi : 35
  • Toplam Online : 35
  • Üye Sayısı : 2
  • Son Üye : Mehmet Özer
  • Toplam Sayfa : 143

 

Created by Web Engine 2.0.1, Copyright © 2007-2017

valid xhtml 1.0 strict valid section 508 valid css 2.0