Türkçe English

 

YARALI TAŞ, Adnan SATICI

I.
Fotoğraf gösterdiğidir, demiş. Şu çokbilmiş göz alışkanlığı kurmadıysa bu cümleyi, fena bir yanılgı kurmuş olmalı; o da değilse irice bir yalan! Alsı şu: Gösterdiğinden başka bir şeydir fotoğraf, göründüğünde. Niyesi de şu: Gerçeği, aynı gerçeğin bir kesitiyle temsil çabası, yine gerçekçe hüsrana uğratılmıştır her seferinde. O bir bütündür ve kavranmasına bütünlüğüne saygı koşuluyla izin verir ancak. Yeteneklerindeki sınırlılık, hala hepimize büyülüymüş gibi gelen şu makinenin gerçeğe yaklaşma uğraşında ayrıca güçlükler yaşatıyor. Gerçeği oval bir mekanik gözün içine sıkıştırma zorunluluğundan söz ediyorum. Gerçi insan gözü de perspektif yasalarına tabiidir; fakat onun hareket serbestisi durmadan akmakta olan gerçeği saptamasını mümkün kılıyor. Fotoğraf öyle mi ya? Sınırlı bir noktadan sınırlı bir an\'a dokunabilir ancak. Bu nedenle hiç sakınmadan söyleyebiliriz ki, herhangi bir fotoğrafta gördüğümüz şey, dünyaya ait olmakla birlikte dünyanın kendisi değildir. Tuhaf, ama tuhaf bir durumla karşı karşıyayız: Kopartılmış, bölünmüş, parçalanmış, ayrıştırılmış ve hepsinden de önemlisi dondurulmuş bir an. Bir tek o anda, yani işaret parmağının deklanşöre dokunduğu anda kendi olabilmeyi birkaç saliseliğine koruyabilen bir yaşam kesidi. Karanlık odadaki ilaylı suyun içinde yüzen bir kart üzerinde belirmeye başlar başlamaz o anın yeniden doğduğunu düşünürüz. Ne korkunç bir yanılgı! Oysa hiçbir şey yeniden doğmaz. Doğan başka bir şeydir her zaman. Öyleyse fotoğraf yalnızca cismani anlamda değil, temsil ettiği iddiasındaki ruh halinden de tümüyle başka bir şeydir. Öyle ki, şu tehlikeli yargıya ulaşmamızı sağlayacak ölçüde başka: Fotoğraf, sanıldığının aksine, özel bir tür gerçekten uzaklaşma biçimidir.
Bir yandan, bir şey karşımızdaysa biz de onun karşısındayız demektir. Nesneler dünyasının genç konuğu fotoğraf için de geçerlidir bu. Biz ona bakmışken o da bize bakar. Kendisi üretenin bilincini ertesine alarak seyreder seyredeni. Nasıl bir bakış bu? Biraz ölü mü?, belki. Ama bundan daha kesin bir özelliği var: yanıltıcı bir bakış! Salt bu nedenle de olsa, onun karşısında duran göze ait bilinç, her an ayık olmak zorundadır. Aksi halde gerçeklik bilincini sekteye uğratacak olası bir "gerçeklik duygusu"na kapılması işten bile sayılmayacaktır. Unutulmamalıdır ki fotoğrafla karşılaştığımız an, ona konu olan hayatiyete şu ya da bu ölçüde uzaklaştığımız bir andır ve artık bizim olmaktan caymıştır. Bu, bir daha o ana dönemeyeceğimiz anlamına gelir ki, o anda düşünüp duyumsayacaklarımızı hiçbir zaman ele geçiremeyeceğiz demektir. Fotoğraf yanıltıcıdır derken böylesine bir olanaksızlıktan hareket ediyordum. Şimdi bir fotoğrafın karşısında olma anını, fotoğrafın çekildiği an sanma safdilliğinden. Fotoğrafın çekildiği anda orada olma olasılığımızda durum değişir miydi? Pek değil. Fotoğrafın çekildiği anda orada olmanın düşünüp duyumsadıklarıyla, fotoğraf karşısında aklını ya da kalbini bürüyenler arasındaki farkın boyutu, o kişinin samimiyetinin de boyutu hakkında elle tutulur bir fikir verebilir. Ama, iyi de bu fikri kim verecek bize? Aldanmaya mayil bir çift göz mü? Onun bizleri doğru bir yere taşımasını beklerken geçecek zaman, fotoğrafın bizi çağırdığı bu yeni gerçekliğe hiçbir zaman gidemeyeceğimiz kadar gecikmemize yol açacaktır. Ancak tarihsel bir imge olarak Husrev\'e Şopur\'un tuttuğu aynadan (resimden) aşık olan Şirin\'in ilk duygusuna ahde vefası, bundan iki cümle önceki sorumuzdaki gizli anlamı, şimdilik şüphe sınırları içinde tutmamızı zorunlu kılıyor. Ancak herkes Şirin değil, ben de.

II.
Şimdi Mehmet Özer\'in çektiği bir-iki fotoğraf karşısında düşünürken kendi samimiyetimi de sınayacak bir şüpheyle yola koyulacağımı umuyorum. Yine de benim bu fotoğraflarda gördüklerim, Mehmet Özer\'in gördüklerinden ve göstermek istediklerinden eni konu farklı olacak. Her şeyden önce bu fotoğrafın çekildiği anda orada değildim. Fakat bu ülkede yaşayan herkese olduğu kadar bana da tanış gelen bir an. Ve bu da bana ilk düşünsel hamlede umutsuzluğu çağrıştırıyor. Arjantin\'den Mülhem "Cumartesi Anneleri" retoriğinin günlük gazetelerin son sayfalarının alt köşelerine hemen her hafta konuk olmasından kaynaklı kanıksamışlığın da bu umutsuzlukta payı olduğu kabul edilmelidir. Herhangi bir acıyı dile getiriş sıklığı ve o esnada geçen zaman, o acıyı hafifletmekle kalmıyor, o acının sahiciliğinin gölgelenmesi gibi bir haksızlığa da yol açıyor. Ama galiba çileli Cumartesi Anneleri\'nin içlerindeki güçlü umuda rağmen, bu mücadeleden umduklarını elde ederek çıkmaktan yani çocuklarına kavuşmaktan öte bir işlevleri oldu: Yeni siyasal kayıpların önüne geçmek! Bu da bir ölçüde başarıldı gibi. Nitekim 1980 Eylül faşizminden Cumartesi Ünneleri\'nin eylemlerinin başladığı ... Yılına kadar, insan hakları raporlarına geçen siyasal kayıp sayısı .. iken, eylemlerin ardından bu sayıda insanı umutlandıracak ölçüde bir düşüş gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakınca, fotoğrafın fonunu oluşturan sarı pankartta güç bela okunan yazılardaki anlam, sloganların o bildik gevşek anlamsal dokusundan kurtarıyor kendini: Kayıplar Onurumuzdur!
Artık umut veren nesneler (fotoğraflar) karşısında durduğumuzu biraz daha çekincesiz söyleyebiliriz. Kafka, bir yerlerde "ölmüş olan"ın hakkında daha doğru yargılar verebileceğimizi söylüyordu. Öyleyse eğer, ölü bir an karşısında da daha gerçeğe yakışan yargılara ulaşabiliriz. İşte, "Hasan Ocak" yazısının altında gülümseyen fotoğraf, bu umudun herkesten daha fazla farkında sanki. Arka plandaki genç adamın tişörtüne basılı bulanık bakış Ferhat Tepe ise, genç adam kadar kaygılı ya da öfkeli görünmüyor. Başka başka bakışları var ikisinin de genç kız ve genç adamdan. Bunu, olacakları görmek biçiminde yorumlamak pespaye bir idealizme sürüklerdi bizledi. Öyleyse ne? Şu; fotoğraf içinde fotoğraf, yani çakıştırılmış tarihselliklerdir bu çelişik görüngüyü inşaa eden. Çünkü her iki ana birbirini tutmayan duygular yön veriyor. Fotoğrafların içlerindeki fotoğraflar daha dingin, sözgelimi, daha iyimser. Olacaklara hazırlar en azından. Oysa fotoğrafın ön planındaki genç kız, olacaklara da olana da hazır değil gibi. Elbette bir fikri var ama bu fikrini öfkesinin, acısının, çığlığının arkasına gizlemiş. Ne düşündüğünü tahminde zorlanıyorsunuz. Giyşdiği tişörte, önünde durduğu pankarta bakarak çıkaracağımız anlam genelliğin sığlığından fazlasıyla nasibini almış bir anlam olacaktır. O halde başka bir noktaya, yani yüzündeki anlam yoğunluğuna odaklanmamız gerekecektir. Bunu yaparken de, yorumladığımız yüzü bulunduğu gövdeden değil ama yer aldığı zeminden yalıtmak zorundayız. Dikkatlice bakalım. Ne görüyoruz? Yanlış bir soru bu; bütün yanlış sorular gibi yanıtın yetersizliğinin önde gelen sebebi olacaktır. Çünkü bu yüzde bir değil, birçok şey görüyoruz. Çaresizlik ve direnme azmi, yalvarış ve öfke, duyulabilme umudu ve duyulaileceğinden endişe, geri çekiliş ve öne atılma v.b. Birer çelişme monfemi olarak bu yüzde yerini almış. Bu da onu dengede tutuyor ve görüldüğü kadarıyla yıkılacağa benzemiyor. Adanmış bir ruhun biçimlendirdiği her yüz aşağı yukarı böyledir. Yerine geçtiğiyle kendisi arasındaki bağdaşmazlıklardan alır çok renkliliğini. Sanırım Mehmet Özer\'i de bu trajik anı dondurmaya iten de bu çok renkliliktir. Peşine düştüğü kayıp\'ta kendini arıyor; buluyor ve her defasında yine yitiriyor. Bir tür çağdaş sisyphos. Durup dinlenmeye niteyi yok, besbelli yitirdikçe aramaya çıkacak ve biraz daha bulacak kendini. Bundan da önemlisi kaybolduğunun henüz farkında olmayan bizleri de arayışına ortak edecek.
Güçlü ve korkusuz da. Korkuyu, bir çocuk karaltısı görünümünde arkasına almış. Elindekini kaybetmemekte sonsuz kararlı. Arkasında duran genç adamın sert bakışlarından daha fazla bir şeyler yapılması gerektiğini biliyor. Aynı yere bakıyorlar; fakat o baktığı yere daha fazla bir şeyler anlatıyor. Kullandığı dili hazır bulmamış, secmiş; ve hatta denebilirse yaratmış. Teatsal görünüyor ama kesinlikle değil. Çapraşıklığından alıyor doğallığını. Göğsüne bastırdığı elleri, şiddetle meydan okuma anlamı daşıdığı kadar, katışıksız bir masumiyet iddiasını da seslendiriyor. Atılıyor ve geri çekiliyor. Ancak her defasında biraz daha ilerde bir konum ediniyor. Baktığı yerde kim varsa bu yüzden sıkışıyor: Fotoğrafın çekildiği anda "kaybeden" katili; fotoğrafa baktığımız her anda bizleri söyledikleri, fotoğrafın kendine özgü marifetiyle, farklı zamanlara bölünüp farklı anlamlar yüklemiyor. Onlara "Onları siz kaybettiniz!" diye haykırırken, bizlere "Bir şeyler yapın!" diyor. Lanet ve yalvarış, havadaki ellerin iki ayrı duygusu olup çıkıyor. Tarihsel olmayı seçtiği için de estetik olmayı zerrece önemsemiyor. Tıpkı taş gibi, yaralı bir taş.
18.12.2001
ANKARA

 

İçerik Notları

Görüntüleme:2720

Ekleyen: Mehmet Özer || Eklenme Tarihi:01/12/2006 19:21

Düzenleyen: || Düzenleme Tarihi:

Puan:

Galeriden Seçmeler

galeri

Faydalı Linkler

Üye Panel



Site Araçları

Site İstatistikleri

  • Toplam Ziyaret : 630157
  • Online Üye : 0
  • Online Ziyaretçi : 3
  • Toplam Online : 3
  • Üye Sayısı : 2
  • Son Üye : Mehmet Özer
  • Toplam Sayfa : 143

 

Created by Web Engine 2.0.1, Copyright © 2007-2017

valid xhtml 1.0 strict valid section 508 valid css 2.0